Skkd Blog
Skkd Bilgilendirme Servisi
Ana Sayfa | İletişim | RSS

07 Ekim 2007

Artı Değer

Bundan birkaç sene önce İzmir'de Universiade organizasyonu çerçevesinde gönüllü olup Olimpiyat Köyü'nde takılırken (vazife icabı tabiki) gecenin birinde kendimi elin Cezayirlisi bir yüzme hocasıyla sosyal mühendislik ve sosyal mimari mevzularında derin bir sohbete dalmışken buldum.

Sohbet dediğim, adam anlatyor ben kafa sallıyorum, aklımda çeşitli düşünce bulutları puflayıp yukarı doğru yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor ve hüzünlü bakışlarım eşliğinde gözden kayboluyorlar. Sonra ben taa en başta ne düşündüğümü, uçup giden ilk bulutun içeriğini unutup onu hatırlamaya filan çalışıyorum. Böyle bir kısır döngü içinde etkileşimimiz devam ediyordu.

Tabii bunu gözlerimi adamın gözlerine dikip başımı anlayışlı anlayışlı yokarı aşağı sallayarak yapıyordum ki, herşey dahil türk misafir perverliğine kara bir leke sürmeyeyim.

Bireyin (ya da bireylerden oluşan grupların) içinde yaşadığı(dıkları) ortama mimari yönden kendi meşreplerince bir şekil vermeleri ne kadar mümkünse, mevcut mimari yapıların da o yöreye yeni gelenlerin (sadece oraya göç edenler değil, yeni doğan bebeler filan da var) sonraki yaşamlarında kaydedecekleri gelişimlerinde (diğer deyişle yontulmalarında) gayet de önemli bir role sahip olacaklarını vurgular gayet de aslına bakarsanız makul bir diskur çekiyordu, Olimpiyat Köyü'nden Limontepe'nin yabancı turizin gözüne güzel gözüksün diye bol sulu kireçle yarı saydam beyaza bulanmış gecekondularına bakarak.

Adamın konuşurken samimiyet ifadesi olarak değerlendirdiğim alnındaki çizgileri görmesem, yahut bilmem ne zamandır bu köye tıkılıp sıkıntıdan patlamak üzere olduğunu da bilmesem, ya da en nihayetinde gıcık biri olsam Fransa'nın Cezayir ve Cezayirliler üzerindeki entegrasyon politikasının hakikaten işe yaradığını, kıvama gelmiş Cezayirli hamurundan aksanı kırık birer Fransız (geveze & kendini beğenmiş) yarattığını düşünebilirdim.

Ama düşünmedim. Adam samimi ve sıkılmış, bense açtım. Son servise yetişmem gerektiğini söyleyip bi toka çaktım ve yanından koşar adım uzaklaştım.

05 Ekim 2007

Kemal Kükrer

Bilmem kaç senelik televizyon kariyerimde gördüğüm en tuhaf -tuhaf burada övgü için kullanılmıştır- reklamlar Kemal Kükrer'inkilerdir desem yanlış olmaz.

"Mutfakta Son Sözü O Söyler! Kemal Kükrer!" sloganını beynime kazıyan bu reklamlarda, umutsuz ev kadınlarının Kemal Kükrer'in turşu ve sirkelerinden faydalanma isteklerini dizginlenemez bir histeri ve reklamın bütününde yayılmış bir psikolojik gerilim ve absürdlükle beyaz cama yansıtmak, muhafazakar sayılabilecek 90 küsür senelik bir marka için oldukça cesaret isteyen bir işti.

"Bu kadar zamandır piyasadasın ama adını duyan yok be aabi" teşhisinin tedavisi spektaküler çıkışlar yapıp dikkatleri çekmek, ismini cismini ama iyi ama kötü şekilde millete belletmektir.

Bizim şirket de yokarda anlattığım ihtiyaçtan yaptığı cesur çıkışın kazandırdığı ivmeyi yeterli görmüş ve uzun vadede bu reklamların karismatik ağır abi kurumsal kimlikleriyle bağdaşmayacağını düşünmüş olacak ki, şu an web sitelerinde benim bahsettiğim bu reklamlara ulaşılamıyor. Ama yutupta bi tanesini buldum. bakıııııın:


link: http://youtube.com/watch?v=e7ifiM9Zr5k

Bilmiyorum reklamda dikkatinizi çekti mi, akresif abi üzüm sirkesini, limon sosunu masaya bam güm indirirken, cam şişedeki elma sirkesi ve nar ekşisi söz konusu olunca güzel bir feyk ve ani bir frenle çakarmış gibi yapıp yavaşça konduruyor. Neyse...

Kemal Abi'nin yeni seri reklamlarıysa -az önce denk geldim birine- oldukça tatsız, renksiz, kokusuz... 94 senelik bir firma oldukları vurgusunu taşımakta. ("Biz 94 ramazan gördük", "bilmem kaç oscar töreni gördük", "nüfusun 15 milyon olduğu zamanları da biliriz" ekseninde dönen yapımlar.)

Tabii ben pazarlama iletişimcisi ya da analisti filan olmadığım için, reklamın beni eğlendirip eğlendirmemesini baz alıyorum yoksa en iyi reklam işini yapan reklamdır evet.

Bu bir yana, ben isterim ki 94 yıllık tecrübe Kemal Kükrer web sitesinde ya da reklamlarında turşunun şuyunun iyisinin limonla mı yoksa sirkeyle mi yapıldığına bir açıklık getirsin.


link: Neşeli Günler

04 Ekim 2007

Alternatif Google Arayüzleri

Ekşi Sözlük başlığı gibi oldu ama aynı temada üç ileti bulunca toplayıp post yapmadan edemedim. Hali hazırda Google ın dil ayarlarıyla oynayarak arama sayfasını Klingoncaya ya da bilgisayar korsanı tarzına dönüştürmek mümkünken -her ne kadar arama için kullanılamasalar da- bir de şöyle şeyler varmış:

Google 1407

Image Hosted by ImageShack.us

Google 1960:

Image Hosted by ImageShack.us

Bonus:

Google Emrah - Acıların Arama Motoru

01 Ekim 2007

İdare Edemem Anne!



link: http://youtube.com/watch?v=os6DCcbPrK8

Artık o gün çocuğun üstüne nasıl geldilerse, yavrucak elinde kalpli şekeriyle en sonunda patlıyor... Bu bir vidyo değil, adeta Küçük Yaman Destanı.

Ben en çok isyan ettikten sonraki "ühühüüüüü" kısmını sevdim.

"Çocuklar hılt edilmesin, şeker de yiyebilsinler."

30 Eylül 2007

Zeynep Zenci Sever

Image Hosted by ImageShack.us


Zeynep Tokuş'u bilirsiniz: bir zamanlar Yusuf Miroğlu'nun manitası idi ve geçtiğimiz aylarda Buzda Dans yarışmasında artistik patinaj misyonerliği yapıp gençliğimizin sportif anlamda ufkunu açan, ve ekran başına toplanan ab grubu izleyicinin bir nebze dahi olsa estetik anlayışını o benzersiz zarafetiyle yükseltmeyi amaçlayan mide bulandırıcı şekilde politik doğrucu ve sevgi, saygı, etik, etik, etik, değerler kumkuması itici bir hanımefendi.

Benim aklımda en yer eden performansı -tüm bu şeylerine rağmen- Vizontele'deki telefon konuşmasıdır. Sevgiyle anarım. Kendisini değil, o sahneyi.

Bu Buzda Dans yarışması konsepti gereği olarak dans partneriyle yalandan mı yoksa ablamızın Fenerbahçe futbol kulübü gibi zenci sevdiği veya iki profesyonel olarak ortaya bir iş çıkarmaları gerekirken adama abayı yakıveren düşük profilli bir aşk kadını mı olduğunu tam kestiremediğimizden, ve hatta geçici bir heves olarak da olsa bir süre o arkadaşla -Robert Beachamp- takılan ve bu takılmalar memleket magazin gündemi bir iki hafta kadar işgal eden bu ablanın yaklaşık 6 aydır hamile olduğunu okudum ki aklıma çeşitli film ve dizilerden enteresan sahneler geldi.

Fikir çok kullanılmaktan orjinalliğini yitirse de hani diyorum Nip/Tuck 1. sezon finalinde Christian Troy abimizin başına gelen Zeynep ve daha çok kocası Alp'in de başına gelir mi?

Ki kaderin bir cilvesi olsa gerek, Zeynep'i de kocası doğurtacakmış. Bekleyip göreceğiz.

Nip/Tuck 1. Sezon Finalinde Ne Olmuştu?

Yıllardır çocuk özlemiyle tutuşan ve belki bu vesileyle durulmyı, ele güne çocuk nası yetiştirilir göstermeyi pilanlayan ve fakat Miami'nin nefes alan kadın nüfusunun yarısıyla yatmış olmasına rağmen hiçbirinden çocuk yapmaya yanaşmayan doktor Christian Troy günün birinde baba olacağını öğrenir, ama en olmayacak kişiden. Anne adayı azılı nemfomanyak kadın adamı çocuğun endisinden olduğuna ikna eder.

Bizim Christian da özünde altın gibi bir kalbe sahip bir oğlan ve çocuk mevzuunda üst paragrafta anlattığım kadar hevesli olduğundan "tamam ulan anasını satayım" moduna girip, kadınla birlikte gün saymaya, bebek alışverişine çıkmaya filan başlar.

Neyse işte sonunda doğum vakti gelir, Troycan da bizzati doktor olduğundan doğumu ben yaptırayım der, kadının dizleri arasındaki yerini alır, anne kınır sıkınır bebek doğar, troy yavruyu eline alır ve fakat adamın gözler büyür, rose mary's baby'deki annenin filmin sonundaki halini andırır. Troy korku dolu gözlerle çocuğa bakar ve fakat ne annesi ne biz çocuğu hala daha görmemişizdir, gerilim ve merak yükselir. Derken en nihayetinde bebeğin annesinin "nooolüyör lan!" diye yırtınması sonucu adamımız kendine gelir ve çocuğu kameralara doğrultur, acı gerçek suratlarda kamçı gibi şaklar:

Çocuk gayet de zencidir.

Image Hosted by ImageShack.us

16 Ağustos 2007

Tuğba Özay ve Rus Mafyası

Birkaç gündür ara ara gözlerimi dikip baktığım ekranlarda rast geldiğim en enteresan hadise Tuğba Özay Hanımefendi'nin hapse atılması desem yeridir. Tabii Çiçek Taksi'nin tekrar bölümlerini saymazsak.

Enteresanlığı parçaları birleştirmekten ileri gelmekte. şöyle:

Her ne kadar magazin programlarında söz konusu durumun sorumlusu olarak "bulaşılan kirli ilişkiler ağı" gösterilse de, şahsi görüşüm olayın arkasında Tuğba Özay'ın Antalya/Manavgat'taki yeni aldığı çiftliğine de sıçrayan büyük orman yangınında bahçesindeki dekoratif eşyaların tutuştuğu haberini alıralmaz peşine taktığı basın ordusuyla çiftliğine akarak, kül olmuş at arabasına bakıp bakıp "bütün emeklerim gitti anne!" diye feryadı basıp, hemen ardında da olaydan rus mafyasını suçlamasının olabileceğidir.

İşin fenası söz konusu orman yangınına dair, yangının sonuçları, ne kadar alanın kül olduğu hususunda tek kare fotoğraf yayınlamayan basının Tuğba'nın gözyaşlarını manşete taşıması, "tv başında göbeğini kaşıyan adamın" yangından zarar görenin sadece Tuğba Özay olduğunu düşünüp "oh olsun oruzbuya!" diyerek bu korkunç hadiseye "vakayı hayriye" etiketi yapıştırmasına vesile olmuştur.

Özetle Tuğba'nın dramı yangın felaketinin büyüklüğünün önüne geçmiş, olayı nazarlarımızdan saklamıştır. Basın manipülasyonuyla orman vasfını kaybeden o arazilere kimlerin otel konduracağını düşünmek yerine "vah zavallı! kedisi de ölmüş" derken bulduk kendimizi.

Bir başka hususussa magazin gündeminin vasıfsız işçilerinden biri olaya dahil değilse, toplumsal olaylardan, felaketlerden haberdar olamayacağımız gerçeğinin altı bir kez daha çizilmiştir.

Tekere çomak sokmanın, güç odaklarıyla dalaşmanın susturulma sonucunu getireceği mevcut düzende can havliyle feryat eden ve rus mafyasını suçlayan Özay'ın işlediği cürüm yüzünden merkeze alınıvermesinin arkasında başka bir şeyler aramamak pek akıl karı değil.

Özay'ın yangınlardan Rus mafyasını suçlamasının akabinde içeri alınmasından bir iki gün sonra Roman Abramoviç'in Le Grand Bleu isimli "yatıyla" önce Bodurm hemen ardından da Çeşme koylarına demirlemesi manidar değil de nedir?

Rusya'nın tarihin karanlık dönemlerinden beri (Evet, büyük Rus barbarı Conan filan hep buna uğraşırmış.)nihai amacı olan sıcak sulara inme planını belki de rus mafyası ve sosyalizmden kapitalizme geçiş sürecinde gözünü açıp tek gecede zengin olan neoruskilerin devlet destekli turizm yatırımlarıyla Antalya'yı zaptetmeleri vesilesiyle gerçeğe dönüştürmüşlerdir.

23 Temmuz 2007

2007 Genel Seçimi



Kaybedecek neyimiz var, kıçımızdaki donumuzdan başka?

12 Temmuz 2007

Mehmet Ağar ve Ali Taran



Görüntü Atatürk.com'dan. Mehmet Ağar beyefendi ile Ata'nın pozundaki ve fotoğrafların düzenlerindeki paralellik enteresan.

Hatırladığım kadarıyla bu seçim dönemi Mehmet Ağar "tanıtım ve hertürlü organizasyon işi" için Ali Taran ile çalışmakta. Bu birliktelik halen devam ediyorsa ve tüm o parayla yapabilecekleri tanıtım buysa, bence parayı sokağa atmışlar demektir.

"Nereye kadar?" şarkısına 6 cover yaptırıp adsense'e banner hazırlamaktan gayrı bir numarası pek yok gibiymiş ha?

Nerede 5 sene öncesinin panayır havasındaki sazlı sözlü, tavuklu pilavlı egzantirik Genç Parti mitingleri, nerede Mehmet Ağar'ın zorlu iktidar yürüyüşü?

Cem Uzan'ı "Cesur Yürek" olarak konumlandıran eller midir cidden Mehmet Ağar'ı "çare" olarak gösteren, adamceğize Ata replikası pozlar verdirten?

Zaman Ali Taran'dan da çok şey götürmüş gibi gibi...

Tv karşısından canlı cenaze kıvamındaki kalabalıklara sesleniyor olarak görünen Demokrat Parti'nin barajı geçmesi de zor.

Bunu da burada söylüyorum a dostlar!

11 Temmuz 2007

Buca'nın Belediye Otobüsü Güzergahları

Birkaç hafta evvel Buca'dan eve dönmeye çalışırken fark ettim, daha önce hiç görmediğim/duymadığım güzergahlar arasında hizmet veren belediye otobüsleri dolaşıma çıkmış. 6 senelik Buca serüvenimde daha önce hiç karşılaşmadığım bu güzergahların yaratılmasındaki sebep ne olabilirdi?

Narlıdere, Bostanlı, Bornova yönüne giden ve Buca'nın asıl yolcu potansiyelini oluşturan üniversite öğrencileri güneşin altında beklerlerken, bineceğiniz otobüs gelinceye kadar nüfusu gittikçe artan duraklarda bekleşen kimsenin ilgisini çekmeyen Buca-Gümrük hattında gidip gelen bomboş otobüslerden en azından 10 15 tanesi geçebilmekte.

Öncelikle ben pek bir manidar bulduğum bu durumu, son bir kaç aydır sakal bırakan şoförlerin bir nevi protestosu olabileceğini düşündüm. Siyasi görüşleri doğrultusunda uzattıkları sakallarla istedikleri maaş zamlarını elde edemeyeceklerini gören şoförlerin bir nevi iş yavaşlatma eylemi olabilirdi bu:

İşinde gücünde, direksiyonunun başındaymış gibi yapıp aslında kimsenin binmeyeceği, kimsenin yolunun düşmediği güzergahlarda klimalı otobüsleri sürüp, belediyeye "ipler bizim elimizde" mesajı vermek olabilirdi.

Bu zekice eylemi her ne kadar takdir etsem de beklediğim otobüsün bir türlü gelmiyor oluşu, karnımın giderek daha da acıkıyor, güneşin daha da yükseliyor oluşuyla birleşince takdir yerini öfkeye bıraktı ister istemez. Tüm eshot şoförlerine komple gıcık oldum.

Neyse geçenlerde merak edip, bu kimsenin gitmediğini düşündüğüm güzergahlarda giden otobüslerden birine binmeye karar verdim. Ve bu sayede olayın iç yüzüne dair bu kez daha sağlam bir izlenim edindim.

Efendim bu Buca-Gümrük hattında ilerleyen otobüsler diğer, Narlıdere, Bostanlı, Bornova yönüne giden, otobüslerden çok daha farklı bir güzergahtan ilerlemekte, adeta Buca'nın her ara sokağına girmekte, semtin hiç bilmediğimiz yerlerinizi bize göstermekteler. Sabah kahvesine iki sokak ötedeki arkadaşlarına giden teyzeler o evin önünden otobüse binip, kendi evlerinin önünde inmekte, yaşlı amcalar bakkala otobüsle gitmekte, genç kardeşlerimiz iddaa kuponu yatırmak için bu otobüsleri kullanmaktalar. Ayrıca hiç kapanmayan klimaları halkı serinletmekte.

Yani bir bakıma denebilir ki, bu güzergahlar Buca'ya dışarıdan gelenlere değil, doğrudan Buca halkına yönelik gelişitirilmişlerdir.

Ahh! Şimdi oldu. Işık yandı...

Seçim öncesi böyle bir şeyin yapılması sadece tesadüf di mi?

Buca Belediye Başkanı Cemil Şeboy'a sevgiler.

06 Temmuz 2007

Oyumu Neden Sana Vereyim?

Gülüyoruz ediyoruz ama, geçtiğimiz yıllarda Cem Uzan ve fantastik vaatlerinden pek de aşağı kalmayan vaatlere vermiştik oylarımızı.

Hatırlayın, biri ev diğeri araba olmak üzre 2 anahtar vaadi, "kurtuluş için bana 500 gün verin" filan... İmza Süleyman Demirel.

Vaadin spesifiğini sevdiğimiz için çok şey söyleyip hiç bir şey anlatamayanlara nazaran "Mazot 1 ytl olacak!" diyen adam, mesajını daha iyi iletmiş oluyor.

Ayrıca gerçekleşmezse, "E hani 1 ytl olacaktı!" diye hesap da sorabiliriz. Ancak söz gelimi Chp'nin (ya da diğer herhangi bir partinin) iktidar olması durumunda ne yapacaklarına dair herhangi bir fikrimiz yok.

Çoğunlukla yuvarlak ve soyut söylemler, örneğin "çare biziz!", bilmiyorum kendi taraftarlarından (taraftar evet) başkasına seslenmekte mi?

Alıştığımız üzre seçimin kaderini kararsızlar belirleyeceğinden, söylediğini açık bir şekilde ifade etmenin akılda kalıcılık alanında oldukça faydası var.

Elinde damga "ufff hangisine bassam?" diye düşünen adamın kulaklarında senin söylediklerinin dönmesinin elbet faydası vardır.