BÜNYE MESELESİ



bir önceki post ta niçin çelik i kullandım bilmiyorum. ama bir kaç gün önce o satırları yazarken aklımda çelik ismi belirdiğinde ilk düşündüğüm şey, elini hesap sorma konumuna getirip önünde duran masaya vura vura "kimse benim kız arkadaşıma..." diye başlayın konuşmayı yapan o oğlan oldu.

hatırlıyorsunuzdur, yaklaşık dört beş sene önce, kadir inanır tgrt için çekeceği dizide kullanmak üzre "scenery" babında topladığı damızlık mankenimsilere kadirist porpoganda için sırayla ufak dozlarda motivasyon enjekte ederken, yaşadığı aşırı öfori neticesinde ölçüyü kaçırıp (kendi malınla kafayı bulma!) kızlardan birine aşırı dozu çakınca çıkan kargaşa ve sonrasında olan olayları..

görünüşe göre kadir abisinin aksine sosyal sorumluluk ve delikanlılık genleri taşıyan şarkıcı insan çelik in o dönemki seevgilisi olan mağdure manken buket saygı nın sahip olduğu sanatçı duyarlığnca şarj edilmiş yakarışı medyada karşılık bulur ve çelik, korku dolu gözlerle ekranları başına kümelenmiş kamu oyuna mesajını vermek için (ki halen de devam eder sitesinden mesajlarını vermeye) bir otelin toplantı salonunu yarım günlüğüne kiralayıp bir basın toplantısı düzenler.

"niye ki aleme ilan ediyor bu durumu? pandik yiyen her kız sevgilisiyle kamera karşısına geçse çekmeye ne film yeter ne de sabır!" demeyin a dostlar. biz nasıl başımızdan geçenlerin kamuya aktırımını bloglar vasıtasıyla yapıyorsak, o güzide insanlar da bu işi kameralar aracılığıyla yapıyorlar işte. ünlü olmanın gereği, fiziksel olarak da varlığının bir şeyler ifade etmesi gerek..

bir başka deyişle, oynadığınız "kim kiminle nerede nasıl" oyununuzu görüntülemek için basın seferber olabiliyorsa, bu demektir ki, ünlüsünüz.
yok bu şekilde klavye paralıyorsanız, -henüz- değilsiniz.
bu kadar basit.

neyse, biz çelik in o toplantısına dönelim. olayın ana karakteri olan buket kişisinin çenesini açıp konuşmadığı -ve belki de bu yüzden o gün sahip olduğu "şöhreti" bugüne taşıyamamıştır. zira benzer badireler atlatan hanımların çenelerine vurduğu ölçüde bir yerlere geldiklerine şahit olduk- bütün performansı şarkıcı efendinin bizzat üstlendiği temsildeki "o an" a...
oğuz haksever olsa da anlatsa.

çelik in "kimse benim kız arkadaşıma..." derkenki o surat ifadesi, o jestler, mimikler..
elini masaya vurdukça kırpıştırdığı gözleri..
o tombiş yanakları..

insan vücudu, nakil sonrası doku uyuşmazlığı yaşadığı böbreği nasıl reddediyorsa, çelik in bünyesi de bu hareketleri reddediyordu işte.
olmuyordu.
bu adam ne kadar mafya tahsiladarı ifadesi takınsa da tehdit unsuru olmaktan uzak, etkileyicilikten yoksundu.
ola ki bir gün posta koymaya gittiği bir mekanda elini böyle masaya vura vura konuşsa, ortamdaki en sünepe kişilikten bile "arkadaşım sessiz olur musun?" uyarısını alabilecek bir güvensizlik ifadesi vardı suratıda. çaresizlik..
altına yapmakla meşgul çocuklarınkini hatırlatmıştır bana hep..
klozete eğilmiş kusanlarınkini..

dudaklarda hoş bir tebessüm ve ister istemez aradan kaçan bir "yazuk" dan gayrı da bir tepkisi olamadı kimsenin.
yazuk.

tüm o varyeteye çelik in sevgilisine sahip çıkması ya da kadir inanır ın ahlaksızın teki olması çerçevesinden değil, bir pazarlama hatası olarak bakıyorum. dizi henüz yayına girmeden, çelik efendi kaset çıkarmadan girişilince bu işlere, sazı eline alan kadir abi nin patlattığı "motivasyon" kavramı olayın tümünün önüne geçmiş kendisini yine ülke gündemine oturtmuştu.. kimse umursamadı, ve dahi hatırlamadı para cezasına çevrilen 5 aylık mahkumiyeti..

memleketin bir şeyler üretebilen iki düşünce adamından biri olan kadir inanır ın ortaya attığı motivasyon kavramı dünya kültür mirasında yerini alırken kendisine de çeşitli kapıları açmıştı. reklamlar, filmler...
olayın karlı çıkan yegane kişisi..

üstadın yine dünya kültür mirasına bir diğer eklentisi olan kadirizm ise, artık herkesçe kabul görmüş bir felsefi akımdır..

star da, savcı diye bir dizisi vardı bunun. orada çıkarmışlardı anımsadığım kadarıyla. diziyi yazlık mekanlarda çektiklerini anımsıyorum. hatta bir pazar bakkala ekmek almaya giderken, gazetelikte gazetelerden birinde "kadirizmde erotizm" diye bir manşet görmüştüm. manşetin hemen altındaki fotoğrafta çift kişilik yatağa yüzüstü yatmış iki cıbıl çıtırın resmi vardı. bikinilerinin sırf altını giymişler.

küçüktüm o zamanlar. çok ilgi çekici gelmişti bana.

kendisiyle ilgili sevdiğim bir hikaye vardır:
gazeteci sorar: - kadir bey hiç dayak yediniz mi?
kadir inanır: - fiziğim müsait değil.

HASTALIKLI AKLIN İTİRAFLARI

(a)şimdi ben hepsini bir kenara bırakıp, her şeye yeniden başlasam... yani, oturup bir şeyler yazsam falan? belki, öykü formatında?

mesela adamın biri, uyansa. ve gözlerini açtığı anda nasıl olup da gece yattığı 'yatakta' değil de bir gemi kamarasında olduğunu anladığını anlatmaya başlasa. öyle detaylı yapsa ki bunu, okuyan herkes durumun gerçekliğinden en az adam kadar emin olsa.
oda boyunca yürüyüp kapının koluna asılması ve kapıyı açışını gereksiz detaylarla aktarıp, az önce sanki çok çok zor bir şeyi gerçekleştirmiş etkisi yaratsa..
okuyanlar normalden çok daha şiddetli bir yer çekimine maruz kalıyorlarmış gibi, kitabın sayfalarını çevirirken kasılsalar, terleseler...
kulaklarda martı sesleri, burunlarda deniz kokusu..
hikaye icabı, adamımız çıktığı kapının öte tarafında başlayan uzun koridor boyunca yürüyüp yolun sonunda önünü kesen bir diğer kapıyı da açsa ve "evet şimdi sokağın karşısındaki bakkala...." diye devam etse anlatmaya..
kaç okuyucu kalkıp "e hani gemideydi bu adam?" der?

hem bu hal ve gidişat göz önüne alındığında editörümü böylesi ikinci bir kitap daha basmaya nasıl ikna ederim?
hele ilkinin akıbeti ortadayken..

X5<--

ben her şeye yeniden başlasam, artık yazılarımı bilgisayarda yazardım.
bugüne kadar deftere yazdığım ve yazdıklarımı editöre temize çekmeden yolladığım için, adamın okumaya kalktığı vakit gördüğü, çoğunlukla, yuvarlak içine alınmış paragraflardan çıkan okların üç sayfa ileri ya da beş sayfa gerideki başka iki paragrafın arasını imleyen farklı renklerle boyanmış ve rakamlarla kodlanmış X lere vardığı bir takım sayfalar oluyor..
kıymet bilen gözlerde, bir nevi, defter düzeninde hazine haritası..

hangi rengin hangi X e ait olduğu, hangi okun nereye gittiğine dair açıklamaların bulunduğu lejanda dikkat edilmediği vakit, hele ki satırlar paragraflara, paragraflar sayfalara döndükçe, yazılanlar, şüphesiz, anlaşılmaz oluyor.

ben her şeye yeniden başlasam, ve neticesinde bir şeyler yazacak olsam yapacağım ilk şey, yazacağım şeyin gerçekte bir öykü mü yoksa hikaye mi olacağı hususunda düşünmek olurdu. nasıl? hikaye ve öykü aynı şey mi? arada fark yok mu?

bu durumda, ben hepsini bir kenara bırakıp herşeye yeniden başlasam, ve bu başlangıcı bir şeyler yazarak yapsam...
bu yazdığım öyle bir şey olsa ki okuyan, "evet" dese, "öykü ile hikaye arasında gerçekten bir fark olduğunun ispatıdır bu. gerçekten."
sanırım böyle bir şey yapabilirsem bu, pek çok kişi için yeni bir hayatın başlangıcı olur:
değişen eğitim müfredatının minik öğrenciler üzerindeki olumsuz etkileri sonucu dağılacak aileler..
öykü armağını kazanan ama yazdıklarının öykü olmadığı ortaya çıkınca kendilerine duydukları nefretin dışa vurumu olarak seri cinayetler işlemeye başlayan yazarlar..
falan.
birilerinin hayatını değiştirebilsem.

ben bazen çeliği düşünüyorum. şarkıcı olanı. o fönlü saçlarıyla filan. şimdi saçları kısa. ama aklımda rapunzel saçlarıyla yer etmiş bir insan kendisi. onu düşünüyorum işte.
irreversible daki monica belucci olarak falan. bu son söylediğim, pek sık olmuyor. ama ben çeliği düşünüyorum. (çelik i değil. çeliği... neden deme. öyle işte.)

ya da, az yukarıda bahsettiğim hikayeyi yazsam. ve esas oğlan da çelik olsa: çelik sokağın karşısındaki bakkala gitse.
her şeyi yaparken gördüğümüz adamı, bu kez de bakkala giderken izlesek. okuyucu bunu sever mi acaba?
"seks satar bebeğim, bilirsin, okuyucuya istediğini ver" (<- ava dan motamot çeviri burası)
ve çelik bakkalda tenia ile karşılaşsa?
bling* bling*

her şeye yeniden başlayanların en büyük handikapları, o kararı verdikleri gece yattıkları 'yatakta' uyanıyor olmaları.
her şeye yeniden başlamadan önceki hayatlarına devam ediyor olmaları?
yeni hayatlarına eski nikleriyle devam ediyor olmaları?

mesela çelik de öykü icabı her şeye yeniden başlayan bir adam olursa, evini niçin gemi olarak gördüğü-anlattığı konusuna bir açıklama getirilmiş olur. hani gerçekliği reddediyor falan.
her şeye yeniden başladığı için, olduğu yerde değil, olmak istediği yerde..
ama tabii bu, öykünün süpriz finali olursa, daha iyi.

en başta da belirttiğim üzre ben her şeye yeniden başlamak ve -birazdan belirteceğim üzre- bunu bir yaşam koçu vasıtasıyla yapmak istiyorum.
eğer editörüm bir önceki eserimden olan alacaklarımı ödemeye yanaşırsa, bu göreve ava moore u atamak niyetindeyim, nasıl ki kurtlar vadisi çocukları ilk gençlik fetişleri olan sharon u parası neyse verip dizilerinde oynattılarsa, ben de onu -ava yı- karşıma oturturum ve.. evet, beklerim. o mübarek ağzını açıp konuşmasını. beni herhangi bir konuda yüreklendirmesini.
tercihan, yeniden başlamak konusunda.

"ava nın ilham verici bir etkisi var. yok mu?" (<- ava dan motamot çeviri burası)

bu yüzden, öyküye ava yı da dahil etsem ve hikayeyi onun yaşam koçu sıfatıyla çeliği her şeye yeniden başlaması hususunda motive ettiği yönünde geliştirsem. çelik herşeye yeniden onun yüzünden başlamış ve evini bu yüzden gemi olarak görmüş... mesela?
bu durumda, bakkal olarak gittiği yer neresi allah bilir.. ha?

yukarılarda da belirttiğim üzre tüm bunlar hikayenin sonunda anlaşılsa ve "a-aa, meğerse hepsi çeliğin delirmeleriymiş" dese okurlar.
çeliğin öykü boyunca giriştiği kendini ve yaptıklarını abartma eğiliminin, farkına bir türlü varamadığı gerçekliğin, olayları istediği gibi yorumlamasının, özetle hayal aleminde yaşıyor oluşunun hezeyan belirtisi olduğuna dair bilimsel kanıtlar falan sunsam.. aslında gerçekte ne ava olsa ne de bir başka şey..
anlasalar ki tüm okudukları akıl sağlığı yerinde olmayan birinin sayıklamalarından başka bir şey değil.
ve okuyanlar önce şaşırsalar ve ardından tüm o şeyleri pek klişe bulduklarını düşünseler. daha önce okudukları aynı şekilde biten anlatılarla karşılaştırsalar. özetle: okusalar. bitirseler. beğenmeseler. ve unutsalar.
kimsenin hayatını değiştirmesem.

işte ben başladığım bu yeni hayatta yazdığım bu eseri, anka kuşundan kopardığım yüz milyonlarca tüyün en incesinden imal bir kalemle, masum canı yakmışların kanından yapılmış mürekkeple, devasa altın plakalar üzerine yazsam ve... bir beyaz ejderhanın bileğine bağlayıp editörüm, skkd ye yollasam, ikinci kez böyle bir öyküyü basar mı?

sorarım kendime, basar mı?

-----
-mı ya vurgu yapıldığı anda müsik girer..
"kasabian söylüyor, beneficial herbs" (<- burası, "a" ile işaretlenmiş satırda da kullanılabilir)

BORN SLEEPY

gözlerimi araladığımda az evvel görmekte olduğum rüyadan arta kalan son kareler gerçeklikle karışıyor:
gece boyunca türlü zalimlikler yapıp canından bezdirdiğim kız, olasılıkla intikam almak için, ve tamamen bir karaltıdan ibaret olarak odamın kapısında beliryor, yatağımın kenarına süzülüyor ve uyuyup uyumadığımı kontrol etmeye başlıyor; üstüme doğru eğilerek, kafasını hızlı hızlı sağa sola sallayarak...

ben derhal dizlerimi karnıma çekip kafamı yorganın altına saklıyor ve yüzümü duvara çeviriyorum. gördüklerimin gerçek olmadığını umuyorum.

ne zaman uyandığımda sırt üstü yatıyor olsam böyle tuhaflıklar oluyor işte. gözümü açtığımda, henüz ayılmadan, algım toparlanmadan, gözlerime derinlik, uzaklık, beyaz ayarı yapamadan odanın geri kalanıyla karşı karşıya kalıca bu tip illüzyonlara maruz kalıyorum ve cinlerin, perilerin, karabasanın saldırısına uğradığımı düşünüyorum.

ben öylece büzüşmüş yatarken kalp çarpıntılarım yatağın yayları arasında büyüyüp üstüne yatmakta olduğum kulağıma devasa ses dalgaları olarak döndüğünde, bu kez de "ulan deprem mi oluyor yoksa?" temalı bir başka korkunun kucağında buluyorum kendimi.
başımı yorgandan sıyırıp masa üstündeki yarısı dolu bardağın içindeki suyun hareket edip etmediğini kontrol ediyorum.

(ps: şimdi birisi kalkıp "niçin yarısı boş demedin de yarısı dolu dedin? iyimser misin sen? hıı?", derse diye bir açıklama yapmak isterim: yarısı dolu dedim zira bahsi geçen deneyde bardığın dikkatimizi çekmesi gereken kısmının dolu olan kısmı olduğunu vurgulamak gerekti. yoksa iyimser falan değilim. hatta ben skkd, 22 yaşındayım, zavallıyım... buna karşın rahat bir tavrım var, o da çoktan kaybettiğimizi kabullendiğim için.)

-----

sabahın körü. yapacak bir şeyim yok. kalktım üstüme bi şiler giyip çıplak ayaklarımla pat pat pat mutfağa koştum. dakikalar önce fırından çıktığı çevreye yaydığı kokudan belli ılık ekmekten şık bir kıyı koparıp içini biber turşusuyla doldurdum ki, -evet sabah sabah. ne var?- gözüme kasesinde efendi efendi durmakta olan pınar beyaz takıldı. sadece parmağımı kullanarak biraz da ondan ilave ettim. iş bitimi buzdolabının kapağını tam kapatıyordum, bu kez salam bana göz kırptı... ah salam! zalim salam!.. neden bilmem bu hususta çok düşündüm. yani salamı da koysam mı koymasam mı diye. ama koydum.

geldiğim gibi çıplak ayaklarımı yere vura vura koşar adım odama dönerken ekmeğin arasındaki salam yere düştü. a hayır. onu oraya katmamam gerektiğini biliyordum. artistik küfüler eşliğinde yerdeki, pınar beyaz a bulanmış salam dilimini almak için eğildim ve tam kalkarken kafamı kocaman bir gürültüyle şeye çarptım. ıı. şeye. hani evlerin girişinde yanyana dururlar: ayakkabılık, vestiyer bi de benim bu kafamı çarptığım şey. üstünde telefon ve çeşitli ıvız zıvır durur. çekmesinde telefon defterleri falan vardır. işte ona.

çevremdeki her şey bu çarpışmanın etkisiyle bir süre titreşti. görüşümde uzun kaymalar meydana geldi. buna karşın canımın acımasına değil ama dikkatsizliğime öfkelenip elimde tuttuğum, sıkılmaktan sevgili pınar beyaz ının hafiften sızma eğilimi gösterdiği ekmekten koca bir ısırık aldım. ısırığım o kadar sertti ki, dişlerim ekmeği, biberleri kolayca parçalayıp birbirine vurdu. bu vuruşun şiddeti kafamı çarptığım yerde daha şiddetli hissedildi.

kendimi yatağa yatırıp zorla uyudum. sinirden kasılmış bir şekilde. hiç de uykum olmamasına rağmen uyudum. insan sıcacık yatağa girince zaten ister istemez uyuyor.

-----

yataktan çıktığımda saat 15:30 idi. kafamı yataktan kaldıramıyor ve kendimi tamamen aptallaşmış hissediyorumdum. okula gitmek hoş olabilir diye geçti içimden. evet bunu yapmalıyım. okula gideyim. gerçekten aptallaşmışım..

otobüs yolculuklarını seviyorum. türlü çeşit insanı bir arada görme fırsatı. tuhaf sohbetlere kulak misafiri oluyorsunuz, eşsiz durumlara tanıklık edebiliyorsunuz.

ben de işte otobüsteyim ve ayaktayım. önünde dikilmekte olduğum çocukla, elindeki gazeteyi okuyoruz. çocuk gayet güzel, ağır ağır okuyor. ben başlıkları, sütunları okumuş fotoları hafızama kaydetmiş sonra başlıklara geri dönmüşken çeviriyor sayfayı. huzur içindeyiz falan.

derken bir el arkadan çantama pıt pıt vuruyor. dönüp bakıyorum,
"çantanı yere indirir misin?" adamın biri söylüyor bunu. bir taraftan da çantamın suratına geldiği yönünde bir takım hareketler yapıyor. bi süre bakıyorum suratına sanki çok garip bir şey söylemiş gibi. aklımdan gazetede okuduklarım geçiyor ve:
"yoo" deyiveriyorum cevaben, "indirmem."
haahaa.. bu pek adamın beklediği yanıt olmuyor. tabii, benim de vermeyi beklediğim yanıt değil ama ağzımdan çıktı işte.

aslına bakılırsa kamusal alanda huysuzluk etmekten pek hoşlanmam ama ne yapmam gerektiğinin söylendiği zamanlarda saçmalayabilme eğilimi gösteriyorum. yani adam "çantanı yere indirir misin?" değil de, rahatsızlığını dile getirir başka bir şey söylese, "ya pardon" deyip şak diye alıcam çantayı sırtımdan ama, olaylar böyle gelişmiyor işte:

"ama suratıma geliyor"
bu kadar insan ayakta sıkıntı içinde, herif hem oturuyor hem de mızmızlık yapıyor.
"bi daha gelmez" diye söylenip gazete okumaya devam ediyorum.

bir kaç dakika sonrası.. az önce pıt pıt dokunan el çantama bu kez ses çıkaracak şekilde vuruyor ve ben dönüp: "nooluyo ülen" diye çıkışıyorum. adamın arkasına doğru bir kaç adım atıp, kalkarsa indiicem yani..
"demin uyardım daha, yüzüme geliyo çentan indirsene yere.."
"ne gelmesi be? nası gelicek yüzüne?"
"bana bak, ya çekiliceksin ya indiriceksin o çantayı yere." adam bunu zıvanadan çıkmış bir halde söylüyor. keşke orada olsaydınız da görseydiniz. böyle ayağa falan kalkmaya uğraşıyor.

ama tabii "hareket halindeki bir araçta delikanlılık yapmaya kalkışınca, denge, önemli bir unsur haline gelir." kuralından bihaber..

"çekildik ulan işte kenara, ne bağarıp duruyosun?" bunu daha söylerken, oradaki ulan fazla kaçmış olabilir mi diye bir düşünce geçiyor aklımdan.
ve derhal bir kısa film çekiyorum. adam kalkıyor, birlikte otobüsten iniyoruz. arka cebinden çıkardığı tornavidayı bana bi kaç kez üstüste monte edip uzuyor. ben öyle allah ın buca sında kalakalmış vaziyette, kan kaybından ağır ağır ruhumu teslim eidyorum.

yine de söylemiş olmama rağmen pişmanlık duymuyorum. tüm sonuçları göğüslemeye hazırım. üstüme bir rahatlık çökmüş, gelmesini bekliyorum.
adam sözüm üzerine gözlerini iyice belertip ayaklanmaya kalkıyor ama otobüs ahalisi tatsızlık çıkmamasından yana ve "çekildi işte uzatmasana kardeşim" diye adama çıkışıyorlar.
ben yolun geri kalanı ara ara dönüp adama bakıyorum alaycı gözlerle...

zamanında birilerinin söylediği bir söz geçiyor aklımdan, "ameleye ve hamala bulaşmamak lazım. herifler hernekadar çelimsiz görünseler de, allah ın günü tonlarca yükün altına girdiklerinden, tek bi tane bile oturturlarsa, kalkamazsın."

-----

pazarlama dersine gireceğim ama daha önce hiç girmedim. sınıf kapısında bekleşen çocuklar bir gazete bulma telaşındalar. gazete getirene artı neyin veriyormuş hoca. artıya en bi ihtiyacı olan öğrenci olarak gazete arıyışına giriyorum ve nedense kimsenin almadığı, güvenlik görevlilerinin masasındaki gazete yığınından bir kupleyi çekip çıkarıyorum.

ders başladığında her nekadar elektronik kartla yoklama alınıyor olsa da, tabii ki öğrenciler işin bokunu çıkardıkları için, asistan hanım elinde kağıt herkesten yoklama babında birer imza alıyor. yanında gazetesi olan imzasının yanına bir de artı atıyor.

benim gazeteler çantamda, ortaya çıkrmıyorum. imzamı atıyorum, artımı çakıyorum, bekliyorum ki asistan kız, e senin gasten nerde? desin. ve fakat demiyor. o da hayatından bezmiş. herkes imzalayınca kağıdı kürsüye bırakıp ceketini giyiyor ve gidiyor.

ders oldukça verimsiz bir şekilde işleniyor. kimileri gazetelerin verdikleri iddaa bültenlerini açmış kupon yaparken kimileri de hoca ile bir takım mevzuları tartışmaktalar. bana ikisi de manasız geldiği için bulmaca ekini alıyorum gazetenin. bakıyorum: sudoku var. heee diyorum. bakalım yapabilecek miyim.
kolaydan başlıyorum. ilk ders onu bitiriyorum. bu arada her 3x3 karenin de kendi içinde rakam tekrarına müsaade etmediğini fark ediyorum ki -fark ediyorum zira oyunun nasıl oynanacağına yönelik herhangi bir açıklama yapılmamış-, evet bu işleri kolaylaştırıyor.

ders arası ve ikinci dersin bir bölümü arasında zoru çözüyorum. ve en kocaman samuray sudokuyu yarıladığımdaysa hoca ödevleri unutmayın, gelecek ders görüşürüz diyor. istemeyerek pılımı pırtımı çantaya tıkıştırıp eve dönüyorum.

-----

eve dönerken fark ediyorum, inönü caddesi üzerinden son geçişimde boş olan dükkanların hepsi "vezne" diye bir organizasyonca zaptedilmiş durumda. önünde durduğumuz bir tanesinin camında yazanları okuyorum. anladığım kadarıyla her türlü fatura ödemelerini (elektrik, su, telefon, cep telefonu, vd.) ve cezalıları gecikmişlieri falan da yapabiliyormuşsunuz. faydalı olur umarım.

-----

ORHAN BABA VE HATASIZ KUL OLMA SÜRECİ

chuck palahniuk bayıldığım, okumaya doyamadığım pek çok şukela eserin (türkçeye çevrilen romanları: dövüş kulübü, tıkanma, gösteri peygamberi, görünmez canavarlar) yazarıdır.

yazdıklarını okuma hususunda gösterdiğim iştah öyle büyüktür ki, kitaplarının dilimize kazandırılması sürecinin oldukça yavaş işlemesi sebebiyle daha fazla dayanamamış, arada çok büyük bir fiyat farkı olmayışından da istifade, romanlarının hepsinin önce ingilizcelerini okumuş, sayesinde ucundan ingilizceyi de sökmeye başlamışımdır. allah razı olsun!

bu kıymetli insanın henüz türkçe ye çevrilmeyen kitaplarından biri olan diary de, şöyle bir bölüm var (aslında bir kaç farklı bölümden benim yarattığım kolajdır):

".... peter in söylemek istediği, bir sanatçının işi toplamak, biriktirmek, arşivlemek, düzenlemek, korumak ve akabinde bunlardan bir rapor hazırlamaktır.
bir belge...
bir nevi, kendisinin sunumu..

zira peter diyor ki, her yaptığımız kendi portremizdir.
ortaya çıkan şey st george and the dragon ya da the rape of the sabine women gibi görünebilir.*
ama kullandığın açı, ışıklandırman, kompozisyonun, tekniğin.. hepsi sensin.
resimlemek için o sahneyi seçmiş olmanın sebebi.. sensin.
o resimdeki her renk, her fırça darbesi... sensin.

peter a göre
sanatçının tek yaptığı, kendini tarif etmektir....."

özetle chuck diyor ki, sanatçının ortaya çıkardığı şey, kendisidir.
bir başka deyişle: eser, sanatçının kendini ifade biçimidir.

yani, yaratımı ortaya çıkardıktan sonra, bir de üstüne bik bik konuşmak anlamsızdır.

ama gel gör ki sükutun güzel ahlak emaresi olduğu günler çok gerilerde kaldı. sessizliğin de bir anlam taşıdığının öğretildiği günler...

ağzını açıp fikrini beyan etmeye dünden razı, hazır kıta insana artık "pekiyi sen ne yaptın?" demiyoruz da
"ne düşünüyorsun?" diyoruz.
bu öyle sihirli bir laf ki, milletin yapmakta olduğu işten başını kaldırıp aklından geçenleri fütursuzca dökmesini sağlıyor. anlamsız bir özgüven ya da cahil cesareti. ne dersek diyelim.
herkesin her konuda ahkam kesmeye başlamasına ifade özgürlüğü diyorlar. demokratikleşme süreci.. konuşan türkiye...

günümüzün değeri, birsen bunu kendine saklamak değil, herkese iki olduğunu anlatmak.

her nekadar her birimiz birer özgüven abidesi olsak da, konuşan insanda keramet arama eğilimindeyiz. ama bize hayatımızın ilk gününden bugüne sorgulama alışkanlığı kazandırılmadığı için, sadece dinliyoruz. anlatıyorsa, anlatacak bir şeyi olduğundan bunu yaptığını sanıyoruz. başka meziyeti olmadığından değil..
ne gözümüz, ne kulağımız yeterli terbiyeye sahip olmadığı için, niteliğin ayrımına varamıyoruz. dinliyoruz.

biz dinleidkçe, konuşanlar coşuyor. onlar coştukça alakamız artıyor.

konuşan kişi önünde kendimizi paralama refleksimiz, bebek ağladıkça ağzına memeyi dayamaya benziyor. zırlamanın kerametini çözen bebek, her şeyini ağlayarak hallettirmeye çalışıyor.
bugün hiç bir konuda bilgisi olmayanların, her konuda konuşabiliyor oluşları ve bizim de ağzımı açıp onları dinliyor oluşumuz gibi.
zaman geçiyor, bebek bebeklikten çıkıyor, eşşek kadar oluyor, ama hala istediği bir şeyi elde etmek için ağlama yönetimine baş vuruyor.

çocuk ağladıkça, ne yapmaları gerektiğini şaşıran ebeveynler istediğini yerine getirip çocuğu susturmanın, ona işin doğrusunu öğretmekten daha etkin olduğuna kanaat getiriyorlar. kendileri de öylesini gördüler zira.

çocuk okula başladığında da, alışık olduğu üzre, isteklerini yine ağlayarak ifade etmeye çalışıyor.

orhan pamuk örneğinde ağlamak yerini, herhangi bir şey istediği vakit sergilediği kendini gündemde tutma girişimlerine bırakıyor.

senenin çoğunluğunda sessiz sakin takılan adam, 1) nobel jurisinin toplanacağı zamanlar ve 2) yeni bir eser piyasaya süreceği vakit çıldırıyor, deliriyor, ne yapacağını şaşırıyor.
gibi görünse de, aslında orhan pamuk bu memlekette en planlı programlı işleyen tesistir..

yeni bir kitap çıkarmadan üç ay önce, konu bulmakta zorlanan haber dergilerinin kapaklarını, gazetelerin hafta sonu eklerini, köşe yazarlarının sütunlarını, ve geçen süre zarfında yazılı basında bahsettiği tüm o şeyleri bir de dillendirmek için tv haberlerinin son yarım saatlerini zapt ediyor. ve tüm bunları herkesi memnun edecek, spekülatif demeçler vererek yapıyor. konuşuyor. konuşuyor. konuşuyor.

farklı yerlerde çok farklı şeyler söylediğinden, herhangi bir söylediğini referans alıp onu yermek, ya da övmek olanaksız. zira bir saat önce söylediğinin tam tersini söylemiş olması çok olası.

öyle bir düzenek kuruyor ki, kendisi aradan çekildiğinde bile, bir süre daha, takribi olarak kitap çıkıncaya kadar, sorunsuz işliyor. herkes onu konuşmaya devam ediyor.
bir ay ortalarda görünmeyen orhan baba kitabı çıkar çıkmaz yine tüm bu yayın organlarını aynı sırayla gezip, klip çıkarmış türkücü misali promosyon yapıyor. ve derken aradan yine çekiliyor. herkes onu konuşmaya devam ediyor.

pazalamanın 4p sini sindirmiş bu güzide şahsiyet, memleket sınırları dahilinde bir anda en çok bahsi geçen kişi oluveriyor. pazarın mala olan talebi bu zeki kampanya sayesinde o kadar şiddetli oluyor ki, zevk ve tercihlerin alım kararında etkili olduğu bu piyasayı neredeyse tekelleştiriyor.
özetle, kitaplarını satıyor.
en çok satıyor.

yapıtlarından, herkesin aldığı ama kimsenin okumadığı kitaplar olarak bahsedilmekte. tabii bu yazarın problemi değildir.
arçelik sattığı çamaşır makinesinin müşteri tarafından kullanılıyor olup olmadığını ne kadar önemserse, yazar da o okunup okunmadığını kadar önemsemektedir.

türkiye de işler böylesi yolunda giderken, yurt dışında, aynen o işlerini ağlayarak hallettiren çocuğun bu kez okula gitmesi gibi, spesifik bir hedef dahilinde verdiği demeçler, mızmızlanmalar, yine yoğun bir alakayla karşılanıyor, ancak bu kez beklediği ödülü ona kazandırmıyor.

üstü kapalı bir şekilde ona, başarmak için daha çok çalışması gerektiği telkini veriliyor.
bizim artık konuşan insanlara sormayı bıraktığımız o soruyu soruyorlar, "pekiyi sen bu konuda ne yaptın?"

azimli bir insan olan orhan pamuk tan beklenen, şu hayattaki nihai amacı olan, muhtemelen uğruna ruhunu satacağı nobeli kazanması için, nedense hep o yurt dışı mülakatlarında ve "basın bültenlerinde" bahsettiği mevzuları içerir bir roman yazmasıdır. ucuza kapattığı oryantalist titriyle, afilli bir tespitler silsilesi yapması, hadiseleri bir güzel tahlil edivermesidir. zira sanatçının kendini ifade edeceği yer eserleridir. gazete röportajları değil.
çok açık ve net. nobel e giden yol budur.

ha bugüne kadar böylesi bir roman yazmamış olması yeteneksizliğinden değil, 1) bu mevzuların aslında hiç de umrunda olmamasından, 2) yine bu mevzular hakkında tüm bildiklerinin fazlasıyla yüzysel oluşundandır.

zira o sorunlar üzerine verdiği demeçlerin başlığa taşınan kısımları her daim abartılmış rakamlar ve yuvarlak, tek tarafı memnun edecek -şahsi- söylemlerden ibaret olmuştur.

pamuk un bu kazındığı vakit altı görünen bilgi birikimi, ve gösterdiği part-time hassasiyetinin elbette süreç içinde kendisine bazı getirileri olacak.

ama bu durumda biz de her sene merak edeceğiz:
"pekiyi, seneye ne yapacak?"

-----
*bahsi geçen eserler cidden onlar mı bilmem, zira google da arattığımda onlarca farklı tablo ve heykel çıktı. daha fazlası için siz de google dan bir bakın isterseniz.

BU BAĞLAMDA

pek televizyon izlemiyorum ben. bunun sebebi, "ıyy izlenecek ne var ki?" diye dile gelen bir seçkinci tavra sahip oluşum değil, -zira zorunda kalınca karşısında kenetlenip kalıyorum saatlerce- hali hazırda meşgul olduğum işlerden televizyon ile ilgilenecek vakti bulamamam.

bununla birlikte iş haberleri takip etmeye gelince, evet, yukarıda sözü geçen seçkinci tavır devreye giriyor. bundan gayretle kaçınıyorum.

şahsen, bize haber diye gösterilen şeylerin, bir takım uluslararası politik oluşumların, ve dahi holdinglerin onaylarından geçmiş basın bültenleri olduğunu düşünüyorum.

bu görüşüm sadece televizyon haberciliği için değil, tüm medya için geçerlidir. zira toplasan, hepsini finanse eden, *gerçek* sahibi olan bir kaç yahut tek bir adam çıkacaktır.

bu tekelleşme durumu, adına basın dediğimiz camiayı, sahibinin sesini aksettiren bir borozan takımına dönüştürmüştür.

dolayısıyla haberler günlük gelişmeleri takip için değil, önümüzdeki süreçte neler olacağını görmek için kullanılmalı.
örneğin herhangi bir kanalda çıkan ihale haberi, kanalın sahibinin o ihaleye talip olduğu sonucunu çıkarmanıza sebep olmalı. bu haberi takiben gelecek haberse bir holdingi kötüleme haberidir ki, "işte bu da ihalede bizim patronun rakibi olacak cibilliyetsiz!" anlamı taşımaktadır.

ya da daha standart örnekler verelim, gamzeli edebiyatçıların, yanık sesli türkücülerin bir anda birlikte olmaya başlamaları, yakın zamanda ikisinin de kitap/albüm çıkaracağı anlamına gelir. bunların birlikte olmaya başlamalarındaki sebep: 1) yeni kitap/albüm yazmış/hazırlamış olmalarının halkta yeterli alakayı uyandıramayacağı ayan beyan ortada oluşudur. 2) reklam masraflarını kısmak (alman usulü), ve gazete dergi sayfalarında yer tasarrufu yapmaktır. ve 3) referans pazarlaması tabir edilen; millete, bu kadın bu adamı sevdiyse ben de severim diye düşündürüp adamın vücuda getirdiği her neyse +1 satış yaptırmaktır. başka bir şey değil.

basında ilkesizliğin olduğu görüşüne katılmıyorum. ilke vardır. ilke, kardır.

bunula birlikte, hala daha şahsi alternatif gerçekliğime geçişi tamamlayamadığım için, ara ara ben de haberlere maruz kalmıyor değilim.
örneğin yemek vakti gelip ailecek masanın çevresine kurulduğumuzda yemek faslı eğer öncesine ya da sonrasına denk gelmiyorsa, televizyonun açık olması allah ın emri olduğu için, haberleri takip ediyoruz.

misal dün. yemek esnasında başımı tabağımdan kaldırır kaldırmaz gördüğüm "bir takım 'sanatçıların' ankara çıkarması" haberi oluyor. kendileri, korsana hayır denmesi amacıyla ankara ya gitmiştler.

içlerinde vakti zamanında benzine uygulanan vergilere isyan edip dıravdan sinir krizleri geçiren, salya sümük ağlayan, bizi de ağatıp "ulan aramızda para toplayıp yollayalım kendisine" dedirten, benzin istasyonu sahibisi adnan şenses; devlet sanatçısı, kariyerinin uzunca bir dönemi boyunca (belki hala daha öyledir) paralı konser vermemiş orhan gencebay; memlekette "köşe yazarından türkücü olur mu?" tartışmalarının başlamasına sebep olan, sinema adamı, reklam camiasının harika çocuğu ibrahim tatlıses ve daha pek çok sanatçının bulunduğu bu kafile ilgili haber, ne korsan ne de bu yönde alınacak önlemlerle ilgili cümeler içermiyor, sadece gülben le ebru nun otobüste yanyana oturuyor oluşlarının aralarındaki soğukluğun geçtiği yönünde bir anlam taşıyıp taşımadığına dair bir ipucu verip vermeyeceği hususuna dikkat çekiyordu.

en sevdiğim sanatçı türü, yapıtlarına fiyat biçebilen, kontrat usulü çalışanlar olduğundan, şüphesiz ki bu insancıkların da her birine ayrı ayrı bayılıyorum.

buna karşın hızlı yemek yiyorum. tabağımdakiler bittiğinde, ben kalkıyorum, haber hala devam ediyor.

ibo ve avanesi meclisi basıp bir yeni çiğ köfte partisi verdiler, ya da otel odasında dumansız arzum ızgarayla mangal sefası yaptılar ise ne yazık haberim olmadı.

aynı günün gecesi maç vardı. televizyona sırtım dönük oturuyorum bilgisayar başında olduğumda. o yüzden sadece sesleri duyabiliyorum. ilerleyen vakitler.. maç bitmiş, kanal değişmiş, haberim yok.
kanal atv ve siyaset meydanı var.

ali kırca.. yine o yıllardır yaptığı ne şişi ne kebabı yakan, herkesin gönlünü almaya yöbelik standart açılış konuşmalarından birini yapan ali kırca.. ona karşı beslediğim hislerin tarifni yapamıyorum. sevgi mi? acıma mı? nefret mi? nedir bilmiyorum.

nasıl biridir çok merak ediyorum. böyle, yerli dizileri dramaları, sit-com ları izleyen, hatta izlemeyen, o anları yaşayan... kendini dizide bahsi geçen ailenin bir ferdi gibi gören, karakterlerle birlikte gülen, birlikte ağlayan, onalrla birlikte heyecanlanan, onlarla şaşıran biri mi? "ana!"

hep birlikte olunsun isteyen biri, bu belli. kalabalıktan hoşlanır. kalabalık masalarda yemek yensin, şarkılar türküler söylensin, günler hep mutlu geçsin. çok bilmiş, ağzı laf yapan çocukları seviyor. bunu biliyoruz. programına tematik günlerde çıkardığı çocukları ya ağzı kulaklarında ya da dolu gözlerle dinliyor. ülkenin geleceğinden umutlu olmak olmak için dayanak bulmak peşinde. bu yüzden kendi yıldızlarını yaratma eğilimi var.

yoksa ne o "selim can" isimli android i ne de deterjan reklamıyla tanıdığımız o çok çalışması gereken veledi piyasaya arz etmezdi. alakalı alakasız konularda "havuç" tan fikir almazdı. tüm bunlara bakıp yetenek keşfetme konusunda pek başarılı olmadığını düşünebiliriz. ya da selamete ermek için o çocukların ergenlikten çıkmalarını bekleyeceğiz.

bana kalırsa yüz yılda bir çıkan o meşhur dahilerden birini -ki kendisinin onlardan biri olmadığını kavramış, büyük bir erdem- kafakola alma derdinde.

bugüne kadar herhangi bir soruna pratik çözüm getirememiş programı siyaset meydanına da bir demokrasi klasiği -ki bu durum demokrasinin tanımının bir takım insanların konuşması ve bir sonuca varamaması olduğu düşünülecek- deme eğilimine girip kendisini gereksiz bir görkemle donattığı görüşündeyim.
reha muhtar üslubuyla söylersek: "bak ali! kendi kendini abartma. bırak bunu hıncal yapsın. hem o daha etkin."

buna benzer bir diğer demokrasi gönüllümüz de mehmet ali birand dır. vakti zamanında bazı meşhurları kampüslere götürüp aslanların önüne atmış, bu şahsiyetleri asi gençlikle papaz etmişti.
gençler, karşılarında buldukları bu kişilere azar kaymayı, onları aşağılamayı neden bilinmez en doğal hakları sayıp, kağıtlara yarım sayfalık kompozüsyon düzeninde yazdıkları ve hayatımda ilk kez duyduğum "bu bağlamda" lafıyla bağladıkları sonu gelmez paragraflarını, son cümlenin son -mi soru edatına yaptıkları artistik vurgu vasıtasıyla soru formatına dönüştürüp, kağıdın üstüyle kaşlarının altı arasındaki keskin aralıktan attıkları sinsi bir bakışla yanıtlarını beklerlerdi.

bu kapışmaların en bilineni hülya avşar ın neredeyse bütün yıldız teknik le karşı karşıya geldiği tartışmaydı ki, arada benim izlemeye, duymaya utandığım kelamlar sarf edilmişti.
utancımın sebebi çok çok ayıp şeyler söylendiği yahut şu günler yayınlanan herhangi bir sabah programı kıvamında bir düzeysizliğin hakim oluşu değildi. gerçi durup baktığımızda, o gün o programlarda konuşan çocuklar, belki bugün bu programları yapıyor olabilirler diye de düşünmüyor değilim. gençler geleceğimiz değil mi? birilerinin bu öngörüyü yapmış olası gerekirdi.

benim rahatsız olmamın sebebi, hülya ya karşı girişilen taaruzun terbiyesizce, ya da bizzat kendisinin de en güzel bir şekilde ifade ettiği üzre eşşekçe olmasıydı.
"en son okuduğunuz kitap?"
"en son izlediğiniz film?"
"yeterince tatmin oluyor musunuz?"
yok ya? kim kime böyle sorular sorma hakkı tanımış ki?
pekiyi programda bunlar olurken mehmet ali birand neredeydi? ne yapmaktaydı?

bütün bunlar kafamda teker teker patlarken siyaset meydanı devam ediyor. konu mizah la ilgili bir şeyer.. levet kırca dan ve şahan dan birer klip gösterip sözü, alışık olunduğu, beklendiği gibi gençlere bırakıyorlar.
mikrofonu eline alan zat, bir şeyler söylüyor. o konuştukça, ben on sene sonraki sabah programlarının içeriği hakkında fikir sahibi oluyorum:

"sonuçta," diyor oğlan "hayat şey değildir yani... laylaylom değildir tamamı." "gençler, sonuçta, bu ülkenin geleceği tamammı.. yani sonuçta, siyasete dahil, siyasete, sonuçta, siyasetin bir parçası olması tamammı.. yani.."

televizyonu kapatıyorum.

ÇILGIN GRIMM KARDEŞLER

terry gilliam ın beklenen filmi grimm kardeşler nihayet geçen cuma itibariyle memleket topraklarına da girmiş bulunmakta. ben de bu fırsattan istifade gittim, izledim.

ve hemen kestirip atayım:
pek beğenmedim. kendimi kesin beğenecek olduğum hususunda o kadar şartlandırmış olmama rağmen, beğenmedim.

sebebi de şu: biletimi alırken görmeyi beklediğimle, filmin bana sunduğu şeyler birbirinden tamamen farklıydı.

ben, tüm o bildik öykülerin yazılmasına kaynaklık eden olayların "aslında" nasıl gerçekleştiğini falan anlatacaklarını zannediyordum.

ki bu var. ama o kadar üstün körü işlenmiş ki, olmasa da olurmuş.

film karayip korsanları, mumya, harry potter karışımı bir şey:
grimm kardeşler köy köy dolaşıp halkı, kendilerinin tezgahladıkları hayalet, cadı, hortlak saldırılarından korumak için bir dünya para alan iki düzenbazdır.
yarattıkları illüzyonun ahali üzerindeki etkilerini, mağdurların ve tanıkların tüm anlatılanları not alırlar (işte bu notlar, meşhur hikayelerinin temelini oluşturur demeye getiriyolar).

matt damon kardeşlerden dışa dönük, prezentabl olanı; heath ledger ise içine kapanık, kendi dünyasında yaşayan hafiften meczub olanıdır.
işler güzel güzel giderken, yerel yönetim bunları sahtekarlıktan alıkoyar ve idama mahkum eder. ancak köylerden birinde vuku bulan bir tersliği düzeltirlerse bağışlanabileceklerdir. terslikten kasıt: bu köydeki kız çocukları birer ikişer kaybolmaktadır, ve elemanların bunu durdurmaları, kayıp kızları da eve geri getirmeleri gerekmektedir.
ve olaylar gelişir..
bol aksiyon, yüksek tempo, doğa üstü olaylar, görsel efektler, mini mini espriler falan.
oldukça klişe. sıkıcı...

filmi izlerken bi noktadan sonra konuyu takip etmeyi bıraktım ve şunlar geçti kafamdan:

senaryo muhtemelen iki ana karakter barındıran bir komedi macera filmi olarak yazılmış (bir ihtimal "bad boys III"), sonradan bir aklı evvel çıkıp "niçin bu iki ana karakter kardeş olmasın?" demiş. "farklı olur?"

derken bir başkası çıkıp "e pekiyi bunlar grimm kardeşler olsunlar, olaylar 1800 lü yıllarda almanya da geçsin karanlık atmosfer falan.." demiş

bunun üzerine yapım şirketi tüm bu önerileri makul bulmuş ve bir folklor uzmanı çağırıp senaryoya bir takım yerel detaylar ve olayı "grimm kardeşler teması" na oturtacak bir takım incelikler serpiştirmesini sağlamış..

sonra da terry gilliam çıkıp bu filmi yönetmiş...

yani söylemek istediğim, esas oğlanların "grimm kardeşler" oluşları filme hiç bir şey katmamakta.

zaten bu yüzden filmin ismi türkçeye "çılgın kardeşler" olarak çevrilmiş olsa gerek...
diye düşünüyorum ben.

vasat bir film.

terry..
canım..
olmamış..

YA TAKIL YA TERKET!


konu başlığı: [ tefrika ]

"gasp hikayeleri 2" ye devam:
karakol..

içeri girer girmez, kendimi türk bürokrasisinin çarkları arasında bulmamak ve bir takım olası yanlış anlaşılmaların yol açacağı ummadık tuhaflıklarla karşılaşmamak için arkadaşlarıma "ben burdayım, işiniz bitince görüşürüz. kolaylıklar.." deyip, bir köşeye siniyor ve bekliyorum. zira az evvel vuku bulmuş olayla uzaktan yakından alakam yoktur. ne şahidimdir, ne müdahil. saygılar.

oturduğum ve koridor boyunca devam eden bankın sonunda bir kız var. içeri girer girmez fark ediyorum onu. bizim liseden bir arkadaşımız kendisi. hıhı. pek yakın olmadığımız için tanımazlıktan gelme moduna girip daktilo şakırtılarını dinliyor, önümden durmadan gelip geçen insan seline bakıyorum. başımı ondan öte yana çevrili tutuyorum.

bu kız, yaren. angelina jolie nin acık kısa boylu ve balık eti versiyonu. okul hayatı boyunca pek etliye sütlüye karışmamış, derslerde varlığını cep telefonu icat edilinceye kadar pek hissettmediğiniz, -icat sonrası o varlık, susmak bilmeyen telefonu yüzünden rahatsız edici boyutlara ulaşmıştı- erkeklerin ilgisini üzerinde hissettiği ilk günden başlayarak kendini onların kontrolüne bırakmış bir vatan evladı.
hayatının hep böyle süreceğini, kozmetik sektörünün ayakta kalmasını sağlayan neferlerden biri olarak 20 lerinin ortasına gelmeden zengin bir koca bulup evleneceğini düşüneceğiniz türden biri.

ama tabii işler onun için -hayret verici bir şekilde- böyle gelişmedi. yaren üniversiteye girer girmez önce hemen hemen tüm kulüplere üye oldu. bir iki gün sonra da hepsinden ayrılıp devrimci oldu.
biliyorum, çünkü -yine- aynı okuldaydık.

bu hayret verici bir şey. yani, lise yıllarında tek dertleri maç yapmak olan oğlan çocuklarıyla, ajandalarına 72 dilde seni seviyorum yazmak olan kız çocuklarının üniversiteye girer girmez devrimci olmaları. o yaz nasıl şeyler yaşıyorsa bu çocuklar, eylül ayında bir anda memleketin kurtuluşu hakkında ciddi fikirler sahibi olarak geliyorlar okula. asi oluyorlar. kanatlara kayıyorlar.

severek takip ettiğim bir eğilimdir bu. herhangi bir donanımı olmayan bu insanların, ciddi görünümlü bu kurumlarda böylesi aktifleşebiliyor olmaları.. kavramların içinin boşalmasında, bu niteliksiz azaların varlıklarının kendilerince abartılmasının payı büyüktür.
ve bu, bugünkü politik gelişmeleri kavramamızda faydalı bir done teşkil etmekte.
niye böyleyiz dememek lazım.
yanıt ortada çünkü,
bu yüzden işte.

okuldaki ilk senesinde yaren gösterilere katılıyor. yaren kitaplar okuyor ve bildiriler dağıtıyor. toplantılara falan katılıyor. protestolar organize ediyor. yemekhanedeki çatışmalara katılıyor. okul kapısının önünde stand açıp bazı mevzular hakkında imza topluyor. yanından ilgisizce geçip gidenlere serzenişte bulunuyor.

gösterilerde sol kolu havada, makinistlerin tren düdüğünü öttürmek için yaptığına benzer bir hareket yapıp slogan atıyor.
bunu kasım ayında yapıyor.
halbuki ağustos ayında da aynı hareketi yapıyordu. bu kez elleri açıktı ve sloganı da "kapına köleyim de-sen inanır mıym?" idi.

kız ilk kez, kendini güzel olma dışında bir özelliğiyle de ifade edebilme fırsatı bulduğunu sanıyor. "olaya" katılımının bu kadar çabuk oluşunun ardındaki gerçekten habersiz.

bana kalırsa - örneğin bugün olduğu gibi-, o günler genç fenerbahçeliler ya da ultraslan üyesi olmak daha havalı olsaydı, onlardan birine üye olurdu. bu kez hafta sonlarını toplantılara katılarak değil, kordonda maç seyrederek, deplasmanlara giderek, rakip takım gol yedikçe arkadaşlarının telefonlarına çağrılar bırakarak değerlendirirdi.. slogan atmazdı da, tezahürat yapardı. 1 mayıs ta gösteriye katılmazdı da, 6 kasımda febe formasını giyip ortalıkta fink atardı.

anlaşıldığı üzre, yaren in -ve tüm o diğer çocukların- aslında ihtiyaç duyduğu bir mevzuda taraf olabilmek. bir oluşumun parçası olmak. kendini göstermek. sırtını bir fikre dayayıp ondan güç almak.
bir şeylere inanmak..
uğruna fedakarlıkta edilebilecek bir şey..

onun, memleketin kurtulmasıyla bir alakası olabileceğini düşünemiyorum.

bu kadar güzel insanlar böyle şeylerle ilgilenmezler. di mi?

ben bunları düşünürken kız karşımda beliriyor. a ah..
şaşırıp kalıyorum. suratı.. nasıl?

GASP HİKAYELERİ 2


konu başlığı: [ tefrika ]

kahramanlar / alsancak
bundan biri iki sene öncesi.

arkadaşım NEC bir başka arkadaşımızla alsancak ın kahramanlar tarafında takılırken önleri iki kişi tarafından kesiliyor. deli dumrullar diyor ki: "evet beyler, telefonlar."

olayı önce anlayamayan ve anlayabildikleri an teklifsizliğin bu boyutu karşısında coşkuya kapılan bizim çocuklar kahkayı koyuveriyorlar.
nedir yani eşkıya şehre mi indi? güpe gündüz, yol ortasında, böyle de olur mu yani?

buna karşın kriminel zatlar gayet ciddi, daha emredici bi tavırla isteklerini yineliyor ve fark edildiği üzre sayıları da giderek artıyor.

bizim çocukların kararsızlığı, an be an sayıca eksik kalıyor oluşları gerçeği karşısında giderek güvensizliğe dönüşüyor ve bu ruh hali değişimi azılı gaspçıların gözünden kaçmıyor. duruma uyanıp agresifleşiyorlar. sert yapıyorlar. tehditleri sıralıyorlar:

"sarıııı, seni skerler burada.. ona göre..."

içlerinden daha tony montana yaradılışlı olan, gayet artistik bir şekilde öne çıkıp,
"bak, biladerlerim. biz şimdi burda sekiz kişiyiz. ama bi ıslık çalarsam on sekiz olur, sizin burda mınıza koruz. tek bir allah ın kulu da çıkıp müdahale etmeye kalkmaz. ok? şimdi, telefonlar."

bizim çocuklar gayet ikna olmuş, iknadan çok aslında hipnotize olmuş bir halde, çıkarıp veriyorlar telefonları, nasıl vermesinler ki.

tony telefonları alıyor, arkalarını açıyor, sim kartları çıkarıp bizim oğlanlara geri veriyor, ve selametle deyip, anında toz oluyor. NEC ve arkadaşımız, ortada öylece, ellerinde sim kartları dikilip kalıyorlar. larçlığın böylesi diye düşünüyorlar. ardından birbirlerine bakıp kopuyorlar.

"ne yapalım? ne yapalım?" diye aralarında konuşurlarken,
bu tip durumlarda karakola gitmenin mantıklı olabileceğine karar veriyorlar.

ve ben olaya işte tam burada dahil oluyorum.

yolda karşılaşıyorum kendileriyle ve hallerinden oldukça gerilmiş olduklarını anlıyorum. durumu aktarıyorlar bana aynen benim size aktardığım gibi.

ben de sizinle geleyim diyorum, aynen sizin de bana biz de seninle gelelim, biz de görelim o karakolu, kesin çok manyak şeyler vardır, dediğiniz gibi.

e geel diyorlar.

birlikte karakola gidiyoruz.

haydi bakalım.

FORWARD LAMALIK MESAJ YARATIM MATRİSİ

fransa nın saygın eğitim kurumlarından sorbonne üniversitesi nde yapılan bir araştarma, mail forward lama reaksiyonunu tetikleyen etkenlerin altındaki psikolojik alt yapıyı ortaya çıkarmış.

yapılan açıklamada, geçen yılın christmas haftası, öncesi ve sonrası yaşanan mail trafiğinin sebebiyet verdiği olumsuzlukların bu araştırmayı zorunlu kıldığı belirtilmekte.
bilindiği gibi aralık 2004 - ocak 2005 periyodunda fransa da internet kullanıcılarının birbirlerine aşırı miktarda mail forward laması sebebiyle alt yapı çökmüş, ülke genelinde iş verimliliği %22 oranında azalmıştı..
işlerini uluslararası pazarda internet vasıtasıyla halledebilen yatırımcıların kaybı milyar euro ları bulurken bu yatırımcıların pek çoğu iflas etmişti..

kimilerine göre yaşanan bu durumun sebebi ülke genelinde sayıları gittikçe artan göçmenlerin elektronik postalarını yerel alfabelerinde yazıp yollamakta ısrar etmeleri. zira bu yöntem, o alfabeye uyumlu olmayan program arayüzlerinin olaya ters tepki vermeleri ve bunun lakota yerlilerinin dilinde "gri bir huzursuzluk bulutu" manasına gelen bir "knut" a sebep olması sonucunu doğurmakta.
knutlar, işlem ve arayüz uyumsuzluklarını saptayabilen, yeni nesil müdahil mikro kara delikler olarak da bilinmekte.
knutlar uyumsuzluk saptadıkları dosyalara kendilerini dahil eder ve web trafiği içinde geçirdikleri süre boyunca karşılaştıkları tüm bilgileri kara delik gibi çekerler.
neticede iletinin sahibini bulması süreci, artan dosya boyutları yüzünden sisteme bağlı tüm kullanıclar için işkenceye döner.
kuzey afrikalı göçmenlerin arap alfabesiyle yazdıkları her mailin knutlar için uygun ortamı hazırladığını söyleyen aşırı sağcı fransızlar, göçmenlerin internet kullanımlarına kısıtlama getirilmesi gerektiği konusunda ısrarcılar.
(kaynak: paris match)

-yazının başında bahsi geçen- araştırmanın sonuçlarını hükümet ve france télécom yetkililerine ileten sorbonne üniversitesi sosyo-psikal antropoloji anabilim dalı başkanı isidore katzenberg, yaptığı açıklamada; araştırmalarının, her şeyin tavuk suyuna çorba hikayelerinin ortaya çıkmasıyla başladığını ortaya çıkardığını anlatıyor.

(skkd: bilindiği üzre bu tür öykülerin memleketimizdeki öncülleri 1) programında anlattığı yastık altı hikayeleri yle cem özer, ve 2) star haber de her pazar, dümeni gülgün feymandan alıp "bizimkiler" den önceki son beş dakikayı hayat haberdir deyip, dediğine paralel konularda anlattığı her öyküyü aslında anlatmayan, adeta yaşayan; gözlerini belertip, ağzından tükürükler fışkırtarak, ara ara heyecanlanıp nefessiz kalan deniz arman dır.
ne yazık bu iki yürekli adamın soluğu çabuk kesilmiş, öyküleri de tek atımlık barut olmuştur. o vakitler internet alt yapısı henüz tam oturmadığı için öyküleri sevgi kelebeği yalnız ve herdaim hüzünlü ofis çalışanı bağyanlar tarafından birbirleri arasında değiş tokuş edilememiştir.)

"araştırmamızın sonuçlarına göre bu tip (hüzünlü başarı hikayeleri, imkansızı başaran insanlar, ebeveyn-çocuk, zengin-fakir hikayeleri, sevginin, anlayışın, dostluğun, arkadaşlığın, aşkın galip geldiği hikayeler) öyküler, en çok forwardlanan mesaj şeklini teşkil etmekte.
"temasının sevgi ve insanlığa duyulan umut, ihtiyaç olan bu anlatıların okunması, beğenilmesi ve birbaşkasına yollanması ardındaki amaçlar bütünü, insanlığın şu anki halinin açık seçik ortaya çıkmasından başka bir şey değildir."

yine araştırmalarında, bir başka sevilen forward teması olarak bilinen "komik yazılar" ın yazarlarına ilişkin vardıkları sonucun, kesinlikle, profesyonel deformasyon kaynaklı bilinçaltı patlaması olduğunu açıklıyor.

"yer yer yarım metrekareyi bulan kübiklerde yaşam enerjilerini klavye vasıtasıyla bir takım hard disklere akıtan bireyler elbette öğle tatili harici uğraşlarla da rahatlamak isterler. ofis yaşamı çalışmak, yemek yemek, tuvalete gitmek haricindeki zamanlarda da zeka ışıltıları göstermenin gerekli olduğu bir yerdir."
(...)
"bahsi geçen sistemin işleyişi, unsurun tam konsantre bir şekilde uğraştığı genellemeyi, geçen süreyle kendisi adına bir çerçeveye dönüştürmesi ve hayatı ve her şeyi artık bu çerçeve içinden görüyor olması şeklinde gerçekleşmekte.
"örneğin 2001 martında tüm fransa genelinde en çok forwardlanan mail olan "film isimlerinin latinceleri" konulu mail furyasını bizzat, latince uzmanı olan oğlum başlatmıştır.
"buna sebebiyet veren olay ise, öğretmenlikte bekelediğini bulamayıp balıklama daldığı melankoli havuzunda boğulmakta olduğu o dönem, ardı ardına izlediği varoluşçu sinema yapıtları sonrası geçirdiği kendini sorgulama sürecinde dünyaya geliş amacını düşünürken, ışığı görmüş olmasıdır.
"en çok uğraşmak zorunda olduğu şey ile en çok uğraşmak istediği şeyi birleştirmiş, en çok uğraşmak istediği şeye, en çok uğraşmak zorundu olduğu şey in çerçevesinden bakabilmiştir.
(skkd: profesör katzenberg in oğlu gerard katzenberg, halen fransa nın saygın mizah dergilerinden charlie-hebdo da kaligraf olarak çalışmakta.)

profesör katzenberg gözlemlerine yaptığı karşı çıkışla devam ediyor,
"forwardlama yöntemiyle gelen maillerin ortak özelliği, okuduğumuzda, "bunu yazan/yapan adamın hiç mi işi yok yahu?" diye düşündürmesidir. işin acı tarafı, aslında bu kişilerin birer işleri vardır.
"aralık'04 - ocak'05 döneminde yaşanan verimlilik kaybının sebeplerinden biri de, her ne kadar mail trafiğinin hatları, serverları göçertmesi, sistemleri bitirmesi, kabloları yakması olsa da, yerlerine ulaşan maillerin kişiler üzerinde yarattığı tahribat da atlanmamalıdır..

"bugün, hala kullandığımız pek çok "çok gomik" başlıklı mesaj bu periyodda üretilmiş ya da elden geçirilmiştir.
"insanlar çalışmak yerine, resimde de görüldüğü üzre bu tip tuhaflıklar yapma arayışına girmişlerdir.
"sarışın kadınları gözlemleme, davranışlarını not alma, hem cinslerini övüp karşı cinsi küçültme eğilimine sahip olmuşlardır."
(kaynak: le monde-politique)

şimdi profesör katzenberg in anlatısı doğrultusunda bu da benim yarattığım bir "forward lamalık mesaj" denemesi. tabii diğerlerine göre oldukça amatörce oldu ama, burada bitmeyecek tabii:

kadınlar ve bilgisayar programları:
sevgililik müessesesi -> open source freeware (arada bir donation ister, yeni sürümleri takip etmek lazım.)
flört -> free trial (but limited functions. bir nevi, evlenmeden olmazcılık..)
söz - nişan -> shareware (but for a limited time..)
evlilik -> software
kız kaçırmak -> programların arak beta sürümlerini kullanmak.
kadın ticareti -> crack li programlar..
çocuklar -> software e kurulan plug in, update
birine yazılmak -> register

ahlak masası -> zabıta
kadın ve aileden sorumlu devlet bakanlığı -> B.A.

nereden bulunur?
adultfriendfinder.com -> download.com
siberalem -> inndir.com

----------
>> isidore katzenberg officielle

DVD+, 7 GÜNAH VE GÜNAHKARLAR


dvd+ dergisi, aralık sayısında se7en isimli güzide filmi tanıtırken, sinemada 7 ölümcül günah ın her birine karşılık gelen 7 filmden oluşan 49 filmlik bir liste hazırlamış. ki aynen şöyledir ("+" lar şahsıma aittir):


IRA (öfke)
1) taxi driver
2) falling down
3) old boy1
4) heaven
5) cidade del deus
6) mystic river
7) punch drunk love
+ frenzy..

AVARICE (hırs)
1) godfather
2) house of sand and fog2
3) payback
4) kaç para kaç
5) intolerable cruelty
6) gangs of new york
7) catch me if you can
+ pianist.. bir adamın hayatta kalma hırsı..
+ a simple plan.. bir çanta paranın insana ettikleri v3...
*skkd: seven da, bu günahla ilişkili işlenen cinayeti ve mekanda bırakılan ipucunun güzelliği için pek çok kez senaristi tutup öpesim gelmiştir.

ACCIDIA (tembellik)
1) american splendor
2) good will hunting
3) a bout de souffle
4) rumble fish
5) following
6) amen3
7) bonjour tristesse

GULA (oburluk)
1) la grande bouffle
2) hannibal
3) spirited away4
4) meaning of life
5) supersize me
6) shalllow hall
7) nutty proffesor
+ trouble every day..
+ delicatessen..

LUXURIA (şehvet)
1) basic instinct
2) irreversible5
3) blue velvet
4) roger dodger
5) last tango in paris
6) disclosure
7) damage
+ one night at mccol's..

SUPERBIA (kibir)
1) american beauty
2) wo hu cong long
3) remains of the day
4) mary shelly's freinkenstein
5) road to predition
6) changing lames
7) scarface6
+ american psycho..

INVIDIA (haset)
1) fatal attraction
2) talented mr ripley
3) dangerous liasons7
4) wild at heart
5) crucible
6) my best friends wedding
7) silence of the lambs

günahkarlara dair:
1) old boy: (korean beautiful) hatırlıyorum da, filmde -yaklaşık olarak- şöyle bir replik vardı: "önemli olan beni niye 15 sene içerde tuttuğu değil, 15 sene sonra niçin dışarı çıkardığı" esas oğlanımız evine gittiği bir gece kaçırılır ve bir odaya kapatılır. hapis hayatı yaşadığı odada tek başına, televizyonda gördükleri dışında tek bir insan yüzü görmeden geçirdiği 15 sene sonunda bir sabah kendini bir binanın terasında bulur. ve az evvel okuduğunuz repliği sarf edip bu işlerin sorumlusu olan şahsı aramaya başlar. başına gelen türlü tuhaflığın ve şiddet gösterisinin ardından, tüm bu şeylerin arkasındaki gerçeği -en acımasız bir biçimde- öğrenir. sinema tarihinin gördüğü belki de en komplike ve acımasız ve kural tanımaz, kutsiyet bilmez intikam planıdır adamımıza denk gelen. filmi izledikten sonra çıkarılacak derslerden biri, gördüğünüz ne olursa olsun, çenenizi tutmanız gerektiği olabilir. dedikodu kötü bir şeydir. sadece bu değil. insan başka dersler de çıkarabilir tabii fakat, filmin tadını kaçırmamak adına sıralamamakta fayda görüyorum. ve listede öfkeden ziyade hırs kategorisinde yer alması gerektiğini düşünüyorum.

2) house of sand and fog: (ron eldar denen adamdan nefret etme nedeni.) üstünüze vazife olmayan işlere karışmayın efendim. ben kigsley, iran da şah ın devrilmesi ve humeyni nin başa geçmesi sonrası ülkeyi terk edip amerika ya kaçan iranlılardan biridir. ailesiyle birlikte görkemli bir rezidınsta yaşamakta, buna karşın kendisi yol inşaatlarında amele olarak çalışmaktadır. nihai amaçlarından birisi 1) kızını zengin bi iranlı yla başgöz etmek 2) ucuz bir ev bulup eve bir takım donanımlar eklemek ve aldığından pahalıya satmak. elde edeceği parayla daha makul bir hayata doğru yelken açmak. kader o ki, vergi borçlarını ödemediği için evi değerinin çok çok altında satışa çıkarılan kişi jennifer conelly dir ve yalnız yaşayan jennifer ın yaydığı sevgiye aç kadın elektriği ve dizginleyemediği depresif tavrı evde yeterli tatmine ulaşamayan erkekler üzerinde karşı konulmaz bir güce sahiptir ki, kendisine yazılan adamlardan biri de bir polis memurudur. bir tarafta cebinde kalan son parasıyla ucuza kapattığı eve deniz manzarası sağlayan bir teras yaptıran ve haneyi tez elden satmaya çalışan iran göçmeni ben ve karısı ve oğlu (kızını everir..), diğer tarafta evini vermek istemeyen depresif ve yuvarlak popolu jennifer ile kendini kıza ispatlama çabası içinde gereksiz aşırılıklarda bulunan meymenetsiz polis memuru vardır. tahmin edileceği gibi işler pek de istendiği şekilde gelişmez. olaylar çirkin bir hal alır. kahramanlarımız acı bir son beklemektedir.

3) amen: dergide bu filmi tembellik kategorisine koymalarına dair, kayıtsızlığın da tembellik olarak adledilebileceğinden dem vurulmakta. ben bu filmi izlerken, vatikan organizasyonun diplomatları sayılan ceneviz rahiplerine katılmaya karar vermiştim. filmin ilerleyen anlarında sergilenen, dergide de bahsedilen, kayıtsızlık hali, vatikan ın ne derece derin diplomatik bir tavra ship olduğunu görüp daha da etkileneme sebep olmuştu. tüm o şatafatın ve kutsiyet perdesinin ardındaki çıkarları koruma çabası... filmin en kayda değer anları, nazi subaylarının gaz odalarını gözetleme deliğinden dikizlemeleri ve mathieu kossivitz in toplama kampındaki o perişan, o gözlerinin feri sönmüş, o tarifsiz acılar cekmiş derin bir mutsuzluğun ve umutsuzluğun altında kalmış insan bakışlarıydı.. halbu ki ben kendisini hep o les deux moulins deki ilk randevularında amelie oğlanın hemen önünde oturduğu cama menüyü yazarken arkasına dönüp, parçalarını yapıştırdığı resmi gösterip, sırıtarak "si se vu sa" derkenki haliyle hatırlamak isterdim.

4) spirited away: bu filme dair kareler nedense aklımda hep bir bilgisayar oyununukiler diye kalmış. şintoizm inancıyla alakalı olarak, yaşayan-yaşamayan her şeyin bir ruhu olduğu fikrinden hareketle yazılan senaryoda e bu ruhlar zamanla kirlenir, e pek iyi de nerede temizlenecekler sorusuna yanıt aranmakta (ehehe olmadı). ben bu filmi izleyeli çok oldu ve hatırlayamıyorum tam. çok güzeldi tabii. ha tabii, kirlenmek güzeldir.

5) irreversible: diğerlerinin önüne zekilik, güzellik, yetenek, çalışkanlık benzeri herhangi bir özelliğiyle geçemeyen çocukların baş vurdukları bir yöntem vardır. ya geğirmek, osurmak benzeri iğrençlikler yaparlar, ya zorbalık yaparlar, hem ya da karşıt cinsteki arkadaşalarına karşı tacize varan eylemlerde bulunur, yersiz şiddet eğilimleri gösterirler. bütün bunları yapış sebepleri kendilerinin de dikkate değer olduğunu vurgulamaktır. işte bu, böyle bir film. anlatacak ya da söyleyecek pek bir şeyi olmadığı için vermiş kendini marjinal ortamlara, abartılı şiddete, abartılı cinselliğe. bunları izlerken rahatsız olduğum ya da iğrenç bulduğum için söylemiyorum ama, eğer böyle bir şey kullanılıyorsa bir amacı olmalı. bir şeye hizmet etmeli. monica ablayı on dakikadan daha uzun bir süre tecavüze uğruytorsa bundaki amaç -yönetmenin belirttiğinin aksine- seyircinin empati kurmasını sağlamak olmamalı. nitekim filmde de izlenebilir bir de kafa patlatma sahnesi dışında bir numara olmaması da ayrı bir ironidir. sondan başa giden kurgusu memento varken niçün bunu izleyeyim diye düşündürmekte.

6) scarface: hemen hemen tüm repliklerini okumuştum izlemeden önce. hakkında yapılan yorumları da. kimse kötü bir söz etmemiş hayret!. bir tek imdb forumunda, another overrated movie başlığı vardı ki (imdb de film şu anda 8 almış durumda) bence de kesinlikle doğru bir tespit. tony montana bir küba göçmeni olarak amerika ya ayak basar, bu noktada don corleone ile benzeşir. bilindiği üzre don corleone de italyan göçmenidir. hatta godfather 2 de anlatılan vito nun amerika daki ilk yıllarıyla, bizim deli oğlan tony nin ilk yılları da benzeşmekte. tony akıcı bir ingilizce konuşmakta ama sözcük dağarcığının çoğunu küfürler ve manidar laflar oluşturmakta. ("you like men tony? you like to dress up like a woman?" "no, fuck no!") bir adamın mafya alemlerindeki akıl almaz yükselişi ve aynı hızla -hatta çok daha hızlı, bir gecede- çöküşü anlatılmakta bu filmde. prensip sahibi olmanın güzelliği ama bazen yaratacağı sorunlar gözler önüne seriliyor. filmin aslında başka bir sonla bitmesi düşünülmüş ancak gençleri olumsuz etkileyebileceği ihtimaliyle şu anki sonuyla çekilniş. kurtlar vadisinin ilk sezonunun referans aldığı yapıtlardan biridir.

7) dangerous liasons: fransız sosyetesinde kimkime dumduma halleri. glenn close var, john malkovich var, michelle pfeiffer var, uma thurman var, keanu reeves var... vicomte de valmont aslen john malkovich olan alemin çapkını bir asilzadedir. elde edemediği tek bir kadın vardır ki, o da michelle pfeiffer dır. john un glen close ileyse aralarında hain bir ittifak vardır. hem bir rekabet içindeler (gimli legolas benzeri), hem de birbirlerine yol göstermekteler. gizliden gizleye de bir çekim olduğu da bir gerçektir, hatta glen close vicomte efendiye bir miktar aşık gibi gibi. keanu reeves, bizdeki karşılığı ahmet özhan olan musiki hocası, uma thurman da gülşen bubikoğlu. şimdi tüm bu sayılan kişilerin arasında iğrenç bir ilişkiler ağı var ki sanırım hepsi bir şekilde birbiriyle yatıyor. evet. malkovich bey, türlü uğraşlar sonucu pfeiffer ı kendine aşık ediyor, fakat bununla da kalmayıp kendisi de fena halde aşka düşüyor. duruma kızan glenn close, vicomte ı kıskanıp michelle e hedef alan bir takım dedikodular yayıyor. michelle de verem olup yatağa düşüyor. malkovich bey de kendini, talim yaptıkları bir sabah reeves ın kılıcının üstüne atıp ölmyi seçiyor. glen close sinir krizi geçiriyor falan. ben bu filmin uyarlandığı kitabı da bulmuştum. choderlos de laclos kişisi yazmış. ki kitap tamamen az önce bahsettiğim karakterler arasıda geçen yazışmalardan ibaret. her bölümü bir karakterin ağzından anlatmanın bir başka yolu olarak bile ilginç bir usülken, bazı mektuplardaki özel isimleri işinize gelen başkalaryla değiştirerek, hoş sonuçlar almak da olasıdır.

tüm bu filmlerle alakalı bilgi bombardımanı için: imdb

TÜRK TELEKOM ADSL HİZMETİ

geçen cuma (2 aralık) saat 18:00 civarında, internet bağlantım kesildi. arada bir gerçekleşen anlık kesintiler gibi bir şeydir, birazdan düzelir diyerek bir süre başka şeylerle oyalandım. hatta yattım, uyudum.
uyandığımda saat 22:00 civarıydı ve bağlantı hala kesikti.

118 den telekom un adsl hizmetlerinin numarasını aldım (444 0 375)
aradığımda vıdı vıdı için 1 i
bik bik için 2 yi tuşlamamı söyleyen bir ses kaydıyla karşılaştım ve 1 i seçtim.
karşı taraftaki ahizeyi kaldıran bir oğlandı ve bana adını söyledi. ardından ekledi, "nasıl yardımcı olabilirim?"
vaziyeti anlattım. bana adımı sordu, adsl hizmet numaramı ya da ev telefonumu bağlı bulunduğum şehrin alan koduyla söylememi sitedi. hepsini verdim, kulağıma bir takım tuş vurum sesleri geldi, "bilgilerinize ulaşıyorum."
çocuk bana bir arıza kaydı açmayı teklif etti ve ben de kabul ettim. sorun değil. ne zaman hallolacak?
"ben problemi yetkili mercilere iletiyorum, 24 saat içinde hallolması gerek."
pekala.

ertesi gün sabah saat 10:00 gibi tekrar aradım. telefonu açan kızla aramızda hemen hemen dün akşamkiyle aynı dialog geçti. farklı olarak "size arıza kaydı açıyoruz" demek yerine "arıza kaydınız alınalı 12 saat olmuş" dedi. "24 saat sonunda hala bir düzelme olmazsa bizi tekrar arayın."

telefonlarıma yanıt veren çocuklar aynı yanlış fikrin defolu mal satan şubleri gibiydiler. aynı cümlelerle konuşuyor aynı şiddette işe yaramıyorlardı. yanıtlarını ezberlemedikleri sorular sorduğunuzda aranızda bir süre sesizlik oluyordu. ama beyefendi...

saat 18:00 de tekrar aradım. çağrımı karşılayan operatör arıza baş göstereli 24 saat olmuştu. bana arıza bildiriminde bulunalı 20 saat olduğu dışında bir bilgi vermedi. diğerleri gibi telefonumu aldı.

saat 22:00 de aradığımda benimle alakadar olan operatör kız, 24 saatin dolduğunu, ilgililere bir uyarı göndereceğini, problemin en kısa sürede hallolacağını söyledi.

pazar sabahı (4 aralık) saat 10:00 da, arızanın 36. saatinde herhangi bir gelişme olmayınca adsl hizmetlerini tekrar aradım. ilgililere ulaşacaklarını ve beni durumdan haberdar edceklerini söylediler. ben bu kez dayanamayıp bu ilgililerin kim olduğunu sordum. bağlı bulunduğum ilçenin, semtin, telekom müdürlüğü olduğu yanıtını aldım. numarasını öğrenip öğrenemeyeceğimi sordum. "yok, 118 den öğrenebilirsiniz, sizinki sahil telekom repertisör servisi."

118 i arayıp telefonu açar açmaz kendini tanıtan oğlana sahil telekom repertisör servisi nin telefon numarası, dedim. o da bana "sahil yok, güzelyalı var" dedi, "ikisi de aynı zaten." numarasını aldım (555 19 82)

aldığım numarayı aradım ve telfon bu kez ilk kez üçüncü çalışta açıldı ve karşımdaki adama durumu anlattım, o da bana telekom adsl hizmetlerini aramam gerektiğini söyledi,
ona onları aradığımı ve bu durumla kendisinin ilgileniyor olduğunu söylediklerini söyledim.
bunun üzerine adam bana modemimin bilgisayara takılı olup olmadığını sordu, ona modem nedir? diyesim geldi. daha komplike sorular sormasını bekliyordum.
modemi açıp kapatmayı deneyip denemediğimi sordu. usb modem nasıl açılıp kapanır? kablosunu çekip tekrar takarak?
adam en sonunda beni arayacağını söyleyip numaramı aldı ve telefonu kapadı.

ve tabii beklendiği üzre aramadı.

saat ikiye doğru repertisör servisini tekrar aradım ve adam numaramı tekrar aldı, bir sorun gözükmediğini söyledi. a-ha. bana yeni bir numara verdi, (555 16 56) "orayla görüş" dedi.

verdiği numarayı aradım ama şu ana kadar kimse yanıt vermedi.

bunun üzerine adslci çocukları aradım bilmem kaçıncı kere, telefonu açar açmaz adını söyleyen kıza durumu anlattım ve o da bilgilerimi kontrol edip hayretler içinde kalarak bana milyonuncu kez hak verdi, irtibat tel i bırakmamı, beni en kısa sürede arayacaklarını müjdeledi, fakat ben ona bunu zaten son bir kaç gündür durmadam yaptığımı artık bana bir isim vermesi gerektiğini söyledim. "böcek sen çekil, müdürünle görüşücem" beni bir üst makam, bir yetkiliye bağlamasını, santral operatörleriyle muhabbet etmekten sıkıldığımı söyledim. üst makamlara bugün ulaşamayacağımı söyledi. (4 aralık pazar, saat 15:00)

pazartesi sabah 10:00 da halen daha sinyal alamamaktaydım. bir dizi telefon trafiği daha. yetkililere allah bilir kaçıncı kez telefon numaramı bıraktım. "arıza giderilince sizi arayacağız."
cuma giden sinyal nihayet pazartesi öğlen saat 12:00 de, arızanın 62. saatinde geri geldi. şu an saat 16:15 ve halen daha herhangi bir kimse beni arayıp arızanın giderildiğine dair bir bilgi vermiş değil.

hatırşıyorum da hattım ilk bağlandığında da benzer bir durum olmuştu. kimse arayıp bağlantımın yapıldığı, hizmeti kullanabileceğimi söyleme zahmetine girmemişti. hattın açıldığını tamamen şans eseri keşfetmiştim. ne diyeceğimi bilememiştim. şimdi biliyorum:

süpersiniz.