
bir önceki post ta niçin çelik i kullandım bilmiyorum. ama bir kaç gün önce o satırları yazarken aklımda çelik ismi belirdiğinde ilk düşündüğüm şey, elini hesap sorma konumuna getirip önünde duran masaya vura vura "kimse benim kız arkadaşıma..." diye başlayın konuşmayı yapan o oğlan oldu.
hatırlıyorsunuzdur, yaklaşık dört beş sene önce, kadir inanır tgrt için çekeceği dizide kullanmak üzre "scenery" babında topladığı damızlık mankenimsilere kadirist porpoganda için sırayla ufak dozlarda motivasyon enjekte ederken, yaşadığı aşırı öfori neticesinde ölçüyü kaçırıp (kendi malınla kafayı bulma!) kızlardan birine aşırı dozu çakınca çıkan kargaşa ve sonrasında olan olayları..
görünüşe göre kadir abisinin aksine sosyal sorumluluk ve delikanlılık genleri taşıyan şarkıcı insan çelik in o dönemki seevgilisi olan mağdure manken buket saygı nın sahip olduğu sanatçı duyarlığnca şarj edilmiş yakarışı medyada karşılık bulur ve çelik, korku dolu gözlerle ekranları başına kümelenmiş kamu oyuna mesajını vermek için (ki halen de devam eder sitesinden mesajlarını vermeye) bir otelin toplantı salonunu yarım günlüğüne kiralayıp bir basın toplantısı düzenler.
"niye ki aleme ilan ediyor bu durumu? pandik yiyen her kız sevgilisiyle kamera karşısına geçse çekmeye ne film yeter ne de sabır!" demeyin a dostlar. biz nasıl başımızdan geçenlerin kamuya aktırımını bloglar vasıtasıyla yapıyorsak, o güzide insanlar da bu işi kameralar aracılığıyla yapıyorlar işte. ünlü olmanın gereği, fiziksel olarak da varlığının bir şeyler ifade etmesi gerek..
bir başka deyişle, oynadığınız "kim kiminle nerede nasıl" oyununuzu görüntülemek için basın seferber olabiliyorsa, bu demektir ki, ünlüsünüz.
yok bu şekilde klavye paralıyorsanız, -henüz- değilsiniz.
bu kadar basit.
neyse, biz çelik in o toplantısına dönelim. olayın ana karakteri olan buket kişisinin çenesini açıp konuşmadığı -ve belki de bu yüzden o gün sahip olduğu "şöhreti" bugüne taşıyamamıştır. zira benzer badireler atlatan hanımların çenelerine vurduğu ölçüde bir yerlere geldiklerine şahit olduk- bütün performansı şarkıcı efendinin bizzat üstlendiği temsildeki "o an" a...
oğuz haksever olsa da anlatsa.
çelik in "kimse benim kız arkadaşıma..." derkenki o surat ifadesi, o jestler, mimikler..
elini masaya vurdukça kırpıştırdığı gözleri..
o tombiş yanakları..
insan vücudu, nakil sonrası doku uyuşmazlığı yaşadığı böbreği nasıl reddediyorsa, çelik in bünyesi de bu hareketleri reddediyordu işte.olmuyordu.
bu adam ne kadar mafya tahsiladarı ifadesi takınsa da tehdit unsuru olmaktan uzak, etkileyicilikten yoksundu.
ola ki bir gün posta koymaya gittiği bir mekanda elini böyle masaya vura vura konuşsa, ortamdaki en sünepe kişilikten bile "arkadaşım sessiz olur musun?" uyarısını alabilecek bir güvensizlik ifadesi vardı suratıda. çaresizlik..
altına yapmakla meşgul çocuklarınkini hatırlatmıştır bana hep..
klozete eğilmiş kusanlarınkini..
dudaklarda hoş bir tebessüm ve ister istemez aradan kaçan bir "yazuk" dan gayrı da bir tepkisi olamadı kimsenin.
yazuk.
tüm o varyeteye çelik in sevgilisine sahip çıkması ya da kadir inanır ın ahlaksızın teki olması çerçevesinden değil, bir pazarlama hatası olarak bakıyorum. dizi henüz yayına girmeden, çelik efendi kaset çıkarmadan girişilince bu işlere, sazı eline alan kadir abi nin patlattığı "motivasyon" kavramı olayın tümünün önüne geçmiş kendisini yine ülke gündemine oturtmuştu.. kimse umursamadı, ve dahi hatırlamadı para cezasına çevrilen 5 aylık mahkumiyeti..
memleketin bir şeyler üretebilen iki düşünce adamından biri olan kadir inanır ın ortaya attığı motivasyon kavramı dünya kültür mirasında yerini alırken kendisine de çeşitli kapıları açmıştı. reklamlar, filmler...olayın karlı çıkan yegane kişisi..
üstadın yine dünya kültür mirasına bir diğer eklentisi olan kadirizm ise, artık herkesçe kabul görmüş bir felsefi akımdır..
star da, savcı diye bir dizisi vardı bunun. orada çıkarmışlardı anımsadığım kadarıyla. diziyi yazlık mekanlarda çektiklerini anımsıyorum. hatta bir pazar bakkala ekmek almaya giderken, gazetelikte gazetelerden birinde "kadirizmde erotizm" diye bir manşet görmüştüm. manşetin hemen altındaki fotoğrafta çift kişilik yatağa yüzüstü yatmış iki cıbıl çıtırın resmi vardı. bikinilerinin sırf altını giymişler.
küçüktüm o zamanlar. çok ilgi çekici gelmişti bana.
kendisiyle ilgili sevdiğim bir hikaye vardır:
gazeteci sorar: - kadir bey hiç dayak yediniz mi?
kadir inanır: - fiziğim müsait değil.
(a)şimdi ben hepsini bir kenara bırakıp, her şeye yeniden başlasam... yani, oturup bir şeyler yazsam falan? belki, öykü formatında?
ben bazen çeliği düşünüyorum. şarkıcı olanı. o fönlü saçlarıyla filan. şimdi saçları kısa. ama aklımda rapunzel saçlarıyla yer etmiş bir insan kendisi. onu düşünüyorum işte.
en başta da belirttiğim üzre ben her şeye yeniden başlamak ve -birazdan belirteceğim üzre- bunu bir yaşam koçu vasıtasıyla yapmak istiyorum.
gözlerimi araladığımda az evvel görmekte olduğum rüyadan arta kalan son kareler gerçeklikle karışıyor:
(ps: şimdi birisi kalkıp "niçin yarısı boş demedin de yarısı dolu dedin? iyimser misin sen? hıı?", derse diye bir açıklama yapmak isterim: yarısı dolu dedim zira bahsi geçen deneyde bardığın dikkatimizi çekmesi gereken kısmının dolu olan kısmı olduğunu vurgulamak gerekti. yoksa iyimser falan değilim. hatta ben skkd, 22 yaşındayım, zavallıyım... buna karşın rahat bir tavrım var, o da çoktan kaybettiğimizi kabullendiğim için.)
geldiğim gibi çıplak ayaklarımı yere vura vura koşar adım odama dönerken ekmeğin arasındaki salam yere düştü. a hayır. onu oraya katmamam gerektiğini biliyordum. artistik küfüler eşliğinde yerdeki, pınar beyaz a bulanmış salam dilimini almak için eğildim ve tam kalkarken kafamı kocaman bir gürültüyle şeye çarptım. ıı. şeye. hani evlerin girişinde yanyana dururlar: ayakkabılık, vestiyer bi de benim bu kafamı çarptığım şey. üstünde telefon ve çeşitli ıvız zıvır durur. çekmesinde telefon defterleri falan vardır. işte ona.
ben de işte otobüsteyim ve ayaktayım. önünde dikilmekte olduğum çocukla, elindeki gazeteyi okuyoruz. çocuk gayet güzel, ağır ağır okuyor. ben başlıkları, sütunları okumuş fotoları hafızama kaydetmiş sonra başlıklara geri dönmüşken çeviriyor sayfayı. huzur içindeyiz falan.
ders oldukça verimsiz bir şekilde işleniyor. kimileri gazetelerin verdikleri iddaa bültenlerini açmış kupon yaparken kimileri de hoca ile bir takım mevzuları tartışmaktalar. bana ikisi de manasız geldiği için bulmaca ekini alıyorum gazetenin. bakıyorum: sudoku var. heee diyorum. bakalım yapabilecek miyim.
chuck palahniuk bayıldığım, okumaya doyamadığım pek çok şukela eserin (türkçeye çevrilen romanları: dövüş kulübü, tıkanma, gösteri peygamberi, görünmez canavarlar) yazarıdır.
orhan pamuk örneğinde ağlamak yerini, herhangi bir şey istediği vakit sergilediği kendini gündemde tutma girişimlerine bırakıyor.
azimli bir insan olan orhan pamuk tan beklenen, şu hayattaki nihai amacı olan, muhtemelen uğruna ruhunu satacağı nobeli kazanması için, nedense hep o yurt dışı mülakatlarında ve "basın bültenlerinde" bahsettiği mevzuları içerir bir roman yazmasıdır. ucuza kapattığı oryantalist titriyle, afilli bir tespitler silsilesi yapması, hadiseleri bir güzel tahlil edivermesidir. zira sanatçının kendini ifade edeceği yer eserleridir. gazete röportajları değil.
pek televizyon izlemiyorum ben. bunun sebebi, "ıyy izlenecek ne var ki?" diye dile gelen bir seçkinci tavra sahip oluşum değil, -zira zorunda kalınca karşısında kenetlenip kalıyorum saatlerce- hali hazırda meşgul olduğum işlerden televizyon ile ilgilenecek vakti bulamamam.
içlerinde vakti zamanında benzine uygulanan vergilere isyan edip dıravdan sinir krizleri geçiren, salya sümük ağlayan, bizi de ağatıp "ulan aramızda para toplayıp yollayalım kendisine" dedirten, benzin istasyonu sahibisi adnan şenses; devlet sanatçısı, kariyerinin uzunca bir dönemi boyunca (belki hala daha öyledir) paralı konser vermemiş orhan gencebay; memlekette "köşe yazarından türkücü olur mu?" tartışmalarının başlamasına sebep olan, sinema adamı, reklam camiasının harika çocuğu ibrahim tatlıses ve daha pek çok sanatçının bulunduğu bu kafile ilgili haber, ne korsan ne de bu yönde alınacak önlemlerle ilgili cümeler içermiyor, sadece gülben le ebru nun otobüste yanyana oturuyor oluşlarının aralarındaki soğukluğun geçtiği yönünde bir anlam taşıyıp taşımadığına dair bir ipucu verip vermeyeceği hususuna dikkat çekiyordu.
aynı günün gecesi maç vardı. televizyona sırtım dönük oturuyorum bilgisayar başında olduğumda. o yüzden sadece sesleri duyabiliyorum. ilerleyen vakitler.. maç bitmiş, kanal değişmiş, haberim yok.
buna benzer bir diğer demokrasi gönüllümüz de mehmet ali birand dır. vakti zamanında bazı meşhurları kampüslere götürüp aslanların önüne atmış, bu şahsiyetleri asi gençlikle papaz etmişti.









