TIBBİ

medikıl #3

mezarliklar hüznün cisimlestigi yerlerdir. gayrimenkule dönüstügü yerler:
nüfus kaydi silinenler toplu konutlari..
vadesi dolanlar sitesi..
yeni hayat residence..

mezarliklar kus seslerinin insani neselendiremedigi yerlerdir.
yesilin huzur vermedigi, beyazin safligi isaret etmedigi yerler..

kapisindan girdiginiz anda mermerin insani sükunete davet eden çagrisina uyarsiniz.
sanki bir müzedeymissiniz gibi.
ölüm temali bir açik hava galerisindeymissiniz gibi.

arti söyle de bir durum vardir: eger mezarliktaysaniz, orada olusunuzun çok çesitli sebepleri olamaz.

tip mucize yaratir mi?
tibbin yarattigi mucizeden sayilir mi?

insan, din ve bilim arasindaki yüzsüz üçgenin bir parçasyiz.
cennete gitmek için ibadet ediyor, ancak gidisimizi geciktirmek için bir dolu ilaç aliyoruz.
yaradanin elçisinin etegine yüz sürecek olma düsüncesi gözlerimizi dolduruyor, ancak rabba olabildigince geç kavusmak için varimizi yogumuzu doktorlara harciyoruz.

bilim, “teknik olarak” tanri yi reddeder. ki yaptiklari göz önüne alindiginda, bunu pratige de dökmeye çalistigi söylenebilir.
bilimin, genler üzerinde oynayarak, sonsuz hayati hiç ölmeden yasayabilme vaadi...
hiç hasta olmayacagimiz müjdesi...
hiç yaslanilmayabilecegi umudu...
insanliktan çikacak olma ihtimali...

tanidigimiz pek çok yasli insan bir yere giderken yaninda bir torba ilaç tasimak zorunda.
bu ilaçlardan herhangi birini almayi unuttuklari gecenin sabahinda gözlerini hastanede açma olasiliklari çok yüksek.
tanidigimiz yaslilarin çogu, doga kanunlari geregi, çoktan ölmesi gereken insanlar: durmus kalpleri kalp masajiyla, elektro sokla çalistirilmis, yasiyor olusunu kan, organ nakline borçlu tipler.
tanidigimiz yaslilarin bir çogu eskiden çok yönlü insanlardi. piyano çalip resim yaparlardi. kimisi gazetelere makale yazar, mutfakta da harikalar yaratabilirlerdi.
bugün de kendileri aci verici bir biçimde çok yönlü insanlar: hem nefes darligi çekiyor, hem de böbrekleri iflas etmis durumda. kalbe giden damarlarin çogu tikali, bu da yetmezmis gibi hafizasi da bitik...

tanidigimiz yasli insanlarin çogu bize çok yakin insanlar: ebeveynlerimiz, büyük anne, büyük babalarimiz. aramizda kan bagi olan kisiler. olasilikla, çok önemli insanlar. bir takim degerlerin sembolleri.
ve bu tanidigimiz insanlarin pek çogu ruhlarini hipokrata satmis durumdalar.

tip bilimi sorun yaratmak, farmakoloji bu soruna pahali çözümler bulmakla görevlidir.

bilimle aramizdaki iliski oldukça ticari.
bize verdigi, kurumsal bir hizmet; çözüm ortakligi.
biz temelde, bilim vasitasiyla vücuda gelmis bir ürün oldugumuz için, geçen zamanla çikartabilecegimiz arizalara karsi teknik servis destegi saglamakta.
yedek parça vesaire.
cerrahlar, montaj ustalari...

konseptler ve paketler hayatimiza yön veren kavramlar. konsept bir sablon ve paketse bu sablonun içini doldurma biçimi:
tatil bir konsept ve “her sey dahil bir haftalik tatil” bir paket.
dügün bir konsept ve “kir dügünü” bir paket.
hastalik bir konsept ve “kanser” bir paket.
ölüm bir konsept ve “yüzme bilmedigi halde baraj gölüne girip dipten kum çikarmaya çalisirken bogulan çocuk. ve yine yüzme bilmedikleri halde onu kurtarmak için suya atlayan hane halki.” bir paket.
hayat bir konsept ve ...

yasamlarimiz birer paket.
bizler gelistirilebilir birer ürünüz.
mezar taslarini hatirlayalim:
dogum ve ölüm tarihleri,
üretim ve son kullanma tarihleri.

presentable olmak ya da olmamak. iste bütün mesele de budur.


ps: efendim, medikıl #2 yi yazarken çok sıkıldım, yazamadım, kasıldım kaldım. bununla birlikte kendimi yazmak zorunda da hissediyordum. ondan 2 haftalık bi devamsızlık söz konusu oldu.. ve görüldüğü üzre yazmayı da hala daha bitiremedim. muhtemelen hiç eklemem ben o postu.

bu az evvel okuduğunuz yazı ise da cornıllarımın sonuncusuydu.
ısıtıp tekrar sunmuş gibi oldu,
olsun.

LAB

medikıl #1

hastaneye eğer birilerinin kucağında girmiyorsam, rahatsız olurum.
"bi şi yok, bi şi yok, geldik işte, şimdi geçiçek" diye telaşlı telaşlı teselli edilmiyorsam, bütün kuvvetimle bastırdığım bezi kaldırdığım yerden kan fışkırmıyorsa, herhangi bir uzvumda eksik, korkunç bir şişlik, yer çekiminin etkisine verilmiş beklenmedik bir tepki yoksa, bana göre, bir şeyler eksiktir.

bugün anneaneme ait bir takım tahlil sonuçlarını almak için hastaneye giderken hissiyatım aynen buydu. rahatsızlık. eksiklik...
sanki yapmam gereken bir şeyi yapmamışım gibi, sorumluluğumu yerine getirmemişim gibi...

fotoselli kapılar önümde ikiye ayrılırken içimden tıbbi atık konteynırlarına dalıp bir iki kullanılmış enjektörü ellerime saplamak geçti; belki sarılık ya da bulaşıcı başka bir hastalık şüphesiyle müdahale ederlerdi.
yahut gerisin geri caddeye koşmak ve fazla hızlı gelmeyen bir arabanın önüne atlamak..
bir, iki, üç şişe saf alkolü kafama dikmek..
elimi ayağımı asansöre sıkıştırmak..
ulan hiç bir şey yapamazsam tebeşir tozu içip ateşimi yükseltmek..
maksat eli boş gitmemek.

buna karşın ben, kafamdaki tüm o düşünceleri dağıttım, eve dönmek için kendini sakatlayan beko reklamı adamıvari atraksiyonlara hiç girmeyip efendi gibi duvarlardaki okları takip ederek "merkez laboratuvar"ı buldum. ordan da hoop radyolojiyi. bankoların diğer tarafındaki bezgin elemanlara annemin verdiği fişleri verip karşılığında dokümanlar aldım.
bütün işlemlerin 3 dakika içinde bitmesi karşısında hayretler içinde kaldım.

zira geçen seferki gelişimde ben, ıı, nası söylenir, birazcık kaybolmuştum:
efenim yaklaşık 50 kapılı birkaç kocaman binadan oluşan bu hastane kompleksine alışık olduğum üzre acil servis kapısından girmiş, arı kovanı yoğunluğundaki mekanda yanımdan sedye içinde gelen geçen yaralılara, ağlayan-sevinen yaralı yakınlarına bakarken bayağı bir oyalanmıştım.
sonra üst katlara, yoğun bakıma, kemoterapi gören çocuklara, diğer departmanlara, diğer binalara derken aradan saatler geçmiş ve ben, merkez laboratuvarı bulamamıştım. ama hatırladığım kadarıyla bunu hiç sorun etmemiştim.
geçen saatler neticesinde acıkınca, hastanenin karşısında kebapçı var (şirincan), orda yemek yedim. sonra gerisin geri dönüp tekrar başladım aramaya.
şimdi tabii ben karşıma gelen herhangi birine, hele ki danışmaya, yanaşıp "şuraya nasıl gidicem acaba?" demek yerine oracıkta ölmeyi düşünmeden tercih edeceğimden, laboratuvarı kendi yöntemlerimle aradım, aradım, aradım.
ha ne oldu, sonunda buldum. hıhı.

anlaşıldığı üzre navigasyon mevzusundaki mottom: "sora sora bağdat bulunur" değil, "her yol roma ya çıkar" dır.

GÜNEŞİ TUTMASINLAR

bu gecikmiş güneş tutulması temalı posta:

"en sağlıklısı tutulmayı radyodan takip etmektir ay canlar!"

diyerekten giriyorum ki, bu postun sonu nasıl gelecek varın siz düşünün.

bilmem dikkatinizi çekti mi, levis in moonbathe altbaşlıklı reklamı tam da tutulma sürecinde ekranlarda belirdi.
bilerek mi yaptılar bilmiyorum. yaptılarsa, pek kimse anlamamıştır. ha ama yapmadılarsa da olsun; ben anlayacağımı anladım.

benim için tutulma gününe dair en kayda değer hadise güzelyalı ortaokulu önünde, başka bir postta bahsi geçen, bucalı caminero nun bir üst modeliyle yaşadığım karşılaşma oldu.
çocuğun o sekiz litre botox enjekte edilmiş eklemsiz hareketleri ve bu tiplerin resmi üniformalarına dönmüş bilindik kıyafetlerine ek olarak bir de kulağına monte ettiği bluetooth kulaklığı görünce içimi bir coşku kapladı.
bir son ütücü olarak ne denli yoğun bir telefon trafiği içinde kayboluyorsun da, böyle bi şekil yapıyorsun yahu diyesim, oracıkta sarılıp öpesim geldi.

"nerdesin lan sen?"
"burdayım baba"
"evin yok mu senin tuu, gelme bir daha!"

o bluetooth adeta nereye konacağını bilemeyen bir kelebek olmuş, gelmiş bu oğlanın üstüne tünemiş.

güneş tutulması ve benzeri doğa olayları vuku bulurken insanın pagan olası geliyor vallahi. gelmiyor demeyin. tutulma sürecinde böyle şenlik şölen, danslar, içkiler, şarkılar, hohoyt.. arzular şelale...
aynı süreçte biz ne yaptık?
az yukarıda anlattım ya: levis reklamı izledik.

yanından geçtiğim bir etüdün bahçesinde farklı yaş gruplarından çocuklar bir histeri krizine kapılmışlar, dünyanın sonunun geldiğini haykırarak panik halinde koşuşturuyorlar. aşırı cadı ve de cimcime ve yaşıtlarına oranla daha hızlı olgunlaşmış olduğu belli bir kızın önderliğindeki grup, olası felaketten korunmanın yollarını aramak için bahçede saklanacak delik arıyorlar.
gruptan ayrılan kız, öğretmenine gidiyor, endişeli bir tavır takınıp alnını kırıştırıyor ve çocuk telafuzunu bırakıp sözcüklere yanıtını bildiğim soruları soruyorum ama vereceğiniz yanıt çok önemliymiş gibi yapıyorum mesajı taşıyan vurgular yaparak:
"öğRETmenim, dünyanın sonu MU geldi?"
diye soruyor.
"ay yok canım, ne alakası var?"
kız çok çok rahatlamış gibi sırıtıp anlayışlı anlayışlı kafasını sallıyor ve arkasını dönüp uzaklaşırken kendisini bekleyen çocuklara haykırıyor:
"dünyanın sonu gelmiiiiş"

ben uzaklaşırken arkamdan hep beraber şarkı söylüyorlar:
"dünyanın sonu geldi,
yaylalar yaylalar"

tutulma esnasında yoldaydım ben. 271 numaralı otobüsle mithat paşa caddesi üzerinden eve gidiyordum.
tutulma olayına cadde esnafının yaklaşımı dikkatimi çekti. her meslek erbabı, kendine uygun bir aparatla yapmaktaydı gözlemini:
kaynakçılar kaynak gözlüklerini takarlarken,
doktor muayanehaneleri balkonlarında, ellerinde muayenehane sahibinin ihtisas alanına uygun uzuvlara ait röntgen filmlerini yüzüne tutmuş yukarı bakan adamlar ve kadınlar vardı.
vcd&dvd kiralayan çocuklar güneşi cdlerin arkasından dikizlerken,
kafe bar garsonları, koyu renkli kültablalarını kendilerine filtre yapmışlardı.
kanımca en havalılar, fotoğraf stüdyosu sahiperiydi. cadde kenarına park edilmiş arabaların üzerilerine kurdukları minik tripodlarla kah fotoğraf çekiyor kah tripod üzerine yerleştirilmiş kameralardan aldıkları görüntüleri televzyon ekranlarına yansıtıyorlardı. herkes güneşe bakarken, onlar kendi göklerini televzyon ekranından takip etmekteydiler.

hakkımda yaptığım kovuşturma neticesinde edindiğim izlenim odur ki kamuoyunda (gelen e-postalar, msn mesajları felan çerçevesinde konuşuyorum) güneş tutulması olduğundan bihaber olduğum fikri oluşmuş.
hatta, "sizin orda var mı güneş tutulması?" diyenler de oldu ki, onlara da başka bir postta değineyim.

ben çok gördüğüm için güneş tutulması, pek başımı kaldırıp da göğe bakmadım; dediğim gibi olayı radyodan takip ettim.
zira güneş tutulması deprem tetikler diye, bir süredir susuz dede parkında çadır kurduk orda yaşıyoruz. televizyon falan yok. anca anneanemin hacıdan getirdiği kamosonic marka bir radyo var.
tutulma esnasında tüm park ahalisi aynı anda ayetelkürsü okumaya davranınca radyodan dinlediğimden de bir şey anlamadım ne yazık ki.
bilgisayar falan zaten yok, olanı biteni annda nete aktarayım. anca kağıtlara not aldım. şimdi temize çektim.

ama evet. duyduğum kadarıyla tutulmuş güneş.

sonuçta deprem meprem de olmadı döndük evimize.
böyle işte.

hadi ben size moonbathe ın müziğini de vereyim:

indirin: rjd2 - the horror

bi sonraki güneş tutulmasında dinleriz.