MUHTEŞEM SEZON FİNALİ

annemler yazlığa giderken tüm saç bakım ürünlerini de beraberlerinde götürmüşler. kıyıda köşede saklananlarsa bana kalmış: elidor un hiç bir halta aramayan krem 7/24 ü, büyük umutlarla aldığım, ancak benim çılgın saçlarımı dizginlemekte naçar kalan l'oreal ın sıvı jölesi..

saçlarım ufaktan uzamaya başladığı ve berbere gitmeye üşendiğimden, saçlarımı forma sokmak için jölenin bütünleştirici yapısını parmaklarımın sihirli dokunuşlarıyla birleştirip bir mucize yaratma peşindeyim ama işte, imkanlarımız kısıtlı.

ben hala daha "yok yok götürmemişlerdir, bir yerlere tıkmışlardır" diye kendimi avuturken deli gibi her yerin altını üstüne getiriyordum.
derken dörtlü hacı şakir sabunlarıyla dolu bir çekmecenin köşesinde mavi bir ondüla kutusu gördüm. sanırım bir şeylerin yanında promosyon olarak verimiş ve kimse de kullanmaya layık görmemişti. kapağı açtım. o koku...

teyzemin henüz üniversite öğrencisi olduğu yıllar.. rtl ve sat 1 deki çizgi filmler daha başlamamışken (saatin sabahın körü olduğuna dair vurgu) fön makinesinin sesiyle uyandığım sabahlarda robdöşambrım ve çıplak ayaklarımla koşturduğum banyoyu yanık saç kokusu ile birlikte kaplayan kokuydu bu ondüla jöle kokusu.

"o zamanlar işe yaradıysa, şimdi neden yaramasın?" diye düşündüm. hem ben de üniversite öğrencisiyim.

kutuya serçe parmağımın ilk boğumunu daldırıp aldığım jöleyi iki avcuma dağıtıp sertleşme etkisini artırmak için azıcık su ekledim, saç diplerine inmeyecek şekilde, tammamen saçları forma sokma amaçlı "sıva çektim".
sonra da yattım uyudum.

sabah uyandığımda ayna karşısında kendimi izledim bir süre. tam istediğim gibi olmuştu.
kendimi hiç hayal kırıklığına uğratmıyorum.

şimdi hesaplasak hayatımda en büyük yatırımı saç bakımına yaptığım sonucu çıkabilir. hiç şaşırmam.
yıllar yılı kah uzun saçlı, kah dazlak, saçlarını kah rüzgara, havanın durumuna emanet etmiş kah jöleye boğmuş, kah sağa yatırmış, kah geriye taramış, her modeli, şekli denemiş ve hiç birinde dikiş tutturamamış, denemeye devam eden biri olarak, her model için kullanılabilecek en iyi şampuanı ben biliyorum.
en iyi jöleyi, tatbik sıklığı ve usulünü... ben biliyorum.

hangi şampuan, hangi krem, hangi saç kompleksi, hangi bakım ürünü hangi saç tiplerine gider? bana sorun.
senenin hangi dönemlerinde hangi şampuanları kullanmak gerekir? bana sorun.
hangi şampuanın etkisi nasıl olur? bana sorun.

-----

annem yok, salça yok, domates yok ve babam evdeki en küçük tencereye yarım litre su doldurup bir paket makarnayı kaynayan suya boşaltmak üzere. diyorum ki: "4 kişilik makarnaya 3 litre su gerekir."
babam uykudan yeni uyanmış, suratıma ters ters bakıyor. kaynar suyu israf etmemek için daha büyük bir tencereye boşaltıyorum. daha sonra 2 tane 2,5 lt kola aldığınızda verdikleri kocaman bardakları ölçü kabı olarak kullanarak (o bardaklar 330 ml alır) tenceredeki suyu -ellerinde damacana kapıda su gelecek de o suyla yemek yapıcam diye bekleyen arkadaşların aksine- zaten ılık akmakta olan musluk suyuyla dolduruyorum. 6,5 bardak..
suya bir yemek kaşığı tuz, bir yemek kaşığı zeytin yağı da ilave ediyorum.

buzdolabından dibinde çok çok az kalmış ketçabı çıkarıyorum, aklıma aylar öncesinden kalma, pizza pizza nın o minik ketçap tüplerinden biri geliyor. son gördüğümde monitörün yanında duruyordu. odama koşup o kalabalıkta onu arıyorum, yok. kalemliklere, kitaplıklara (hep çoğul eki kullanmış olduğuma dikkat etmişsinizdir umarım :hıh) bakıyorum. yine yok. yatağımla duvar arasındaki boşlukta buluyorum onu, üzerinde son kullanma tarihi falan yok ama, olsun. bi şi olmaz. umarım.

içinde 6 tane yumurta kaynatılabilecek ebatta bir cezve alıyorum, dört yemek kaşığı ketçabı bu cezveye boşaltıyorum (bu arada bulaşık çıkmasın diye makarna suyuna tuzu, zeytin yağını kattığım kaşığı kullanıyorum bu işlem için). sonra bakıyorum ne koysam diye, biraz su ilave ediyorum. karıştırıyorum.
başka ne koyulur? bir diş sarımsak? koyuyorum.
dört adet minik acı biber turşusu alıp, dilimleyip cezveye atıyorum.
içinde aklınızın alamayacağı şeyler olan deep freeze e bakıyorum ve bezelye görüyorum. kaynamakta olan sudan biraz alıp bezelyelerin (10 12 taneler zaten) buzu çözülsün diye o suya atıyorum. buz çözülüyor, bezelyeler sosa, su tencereye..
başka? yağ.. zeytinyağı, yarım yemek kaşığı tere yağı.. hala bir şeyler eksik.. ah evet, ocağın altını yakıyorum, sosla ilgili işlemin gerisini büyüleyici bakışlarım hallediyor.

makarna suyu kaynayınca -beybaamın seçimi- penne leri suya atıyorum.. bırakıyorum kaynasın.. suya biraz kekik boca ediyorum -biraz ve boca etmek. ne var?-.

su kaynıyor, makarnayı süzüyorum, babam tencerede yağı hazırlıyor, karıştırıyoruz. yemek hazır, zili çalıyorum.

ben özenle sosumu kendi tabağımdaki makarnanın üstüne boşaltıyorum. beyefendi arzu etmezler mi? hayır? oh oh.. arzu etseniz şaşardım, damak tadı olmayan insan.

babam böyle, sofrada minimalistlikten yana. makarna haşla, üzerine yağ dök; yalana yalana yesin.
yufkaları katla, arasına bi parça kıyma koy, fırından çıkar börek diye, oh, dünyalar onun olsun.

bi de şeye illet olurum, mantıyı çatalla yemesine.

bir çocuk düşünün, altında kısa pantolon, kahverengi çoraplar, kösele ayakkabı. üzerinde gömlek, v yaka süveter, cebinin üzerine okul arması dikilmiş blazer ceket ve başında yine okul armalı şapka. siyah beyaz fotoğraflarda falan rastlayabilirsiniz. rastlarsanız iyi bakın: o çocuk benim babam.

ona her baktığımda, asla uzatmamaya özen gösterdiğimiz diyaloglarımız esnasında ("bugün evde misin?" "evet" "anahtar almıyorum o zaman" "tamam") ya da tüm o külhanbeyi hallerine falan rağmen, sünnetinde alınmış, kelepçesi henüz ayarlanmadığından kolunu her kaldırdığında dirseğine doğru ilerleyen saati kolunu aşağı sarkıtıp şıkırdata şıkırdata bileğine indiren çocuğu görüyorum.
tüm huysuzluklarını mazur görüyorum. hoşgörüyle karşılıyorum.




player çalışmazsa buradan izleyin:
babam ve oğlum

-----
efendim yaz sezonunun son postudur bu. kovamı küreğimi aldım, kaplumbağalı yunuslu kalıplarımı hazırladım, başımda gözlük şnorkel yazlığın yollarına düşüyorum. bu da yetmezmiş gibi eylül e kadar yokum.
döndüğümde burada olursanız, görüşelim.
allah a emanet olunuz.

GÖZLERİNİ TOPRAK DOYURACAK

paraparapara2


kendime arkadaş arıyorum

biz hafta içi her sabah bu kadınla -kendisi pilaza kadını olmazdan evvel- önce kanal d de dobra dobra yı, hemen akabinde -saat 9:45 civarlarında- flash tv de bizimkiler i izler idik,
aradaki kuş uçuşu -sitemeter a göre- 550 km lik mesafeye aldırmadan, karşılıklı çayları kahveleri höpürdete höpürdete..

nefret ve tiksinti ortak paydasında buluşup,
-bu paydayı senelerce her pazar gecesi, parliament sinema kulübü nün sunduğu pazar gecesi sineması öncesi yayınlanmış bir aile dizisinde yakalamak da apayrı bir hadisedir-
fight club daki terapi grubu elemanlarının birbirlerine dertlerini tasalarını anlatıp anlatıp ağlamaları, ağladıkça açılmaları gibi,
biz de tv ye bakıp bakıp "ıyyy" şunun kaşı, ötekinin gözü, berikinin kilosu, bunun burnu diye başlayan eleştrilerle coşup, üzerlerinde türlü işkenceler tatbik edecek şiddette nefretimize gark olmuş bir takım karakterlere karşı duyduğumuz o dizginlenemez öfkeyi msn mesaj penceresi aracılığıyla kusup kusup rahatlar, ferahlarken, işte jeliha bacı artık mesaisi olan bi insana dönüştüğünden bu yana öfkem içimde patlar, bende bir takım sağlık poroblemleri baş gösterir oldu.
yerli yersiz yaşadığım sinir krizleri, özellikle sağ gözde seyirmeler, dayanılmaz mide ağrıları şeklinde kendini belli eden bu kin birikintisini, bu yüksek dozdaki zehri akıtacak bir mesaj penceresi bulamadığımdan, son çare olarak post satırlarına zerk edip bu ağırlıktan bi sürelik de olsa kurtulma peşindeyim.
hazır olun!

dizinin bu postta evlerine pompalı tüfekle dalmak suretiyle yapacağım katliamın maktulleri olacak karakterleri, senaryoya sonradan dahil olan cumhuriyet çocuğu, aşırı namuslu, çekirdek öğretmen ailesi: muvaffak, aysel ve nazif üçlüsü.
hayırlı olsun.

şahsi geçmişim kaynaklı ufak bir ön bilgilendirme seansı

benim babamın bir babaannesi var idi ve kendisi bir öğretmen emeklisi idi. babamın babaannesi oluşu kendisini otomatikman cumhuriyet tarihinin ilk bağyan öğretmenlerinden biri yapar ki, oldukça havalı bir sıfattır.

ben ufakken ve henüz kendisi vefat etmemişken, zaman zaman üç aylığını almaya gider idik birlikte. bankaya girdiğimiz vakit sırada bekleşen emekliler, görevliler, borçlular ve alacaklılardan oluşan kalabalık kendisini tanır, musa nın asası değmiş kızıl deniz misali ikiye ayrılıp diğer ucunda müdür bey in ofisinin kapısının göründüğü bir yol açarlardı bize.
nasıl ki gladiator filminde maximus abimiz savaş öncesi askerlerinin arasında dolaşırken her biri tarafından saygıyla "general!" diye selamlanıyorsa, biz de "hocam!" "hocaanım!" diye selamlanır idik.

müdür beyin ofisinde karşılıklı oturulmuş kahveler içilir, memleketin ahval ve gidişine dair sohbetler edilirken ben gazozumu içer, memuranımlardan birinin getireceği maaş cüzdanının arasına yerleştrilmiş maaşı bekler idim.

biz 3 aylığı alır almaz doğruca büyük bakkala vurur idik kendimizi, zira o zamanlar pek market yoktu. o bakkala büyük bakkal dememin sebebiyse marketvari bi büyüklüğe sahip olmasıdır.
ninem hanımefendi dükkanın yarısını raflardan indirip poşetlere doldurtur, ben de kendi koluma astığım torbaya büyük bir bonkörlükle verilmiş "sen de ne istiyorsan onu al" güvencesiyle doldurduğum çukulata, şeker ve sakızla, bakkalın çırağının torbalarımızı bakkalın steyşın anadolunun bagajına yüklemesini izler idim.

arabanın dolu bagajıyla tıngır mıngır eve giderken ve çırak poşetleri üçer beşer yukarı taşır, sonuncu poşetle birlikte avcuna sıkıştırılan ve kendisine minnetle "ama, aman hocam?" dedirtecek büyüklükteki bahşişi cebe indirirken ben ağzımın içine üstüste tıktığım 15. sakızın aromasını niçin alamadığımı düşünür, en sonunda çiğnenecek bir tarafları kalmadığına kararverip pencereye koşar, nedense hep pembe tonunda olan o koca kütleyi karşıki apartmanın duvarına fırlatır idim..

işte o üç aylık ki bakkala ortak olacak denli bereketliydi ve geriye kalan 3 ay boyunca ailenin esas finansman kaynağı olur idi...

bu aile neden ağlıyor?

bizim de ailemizde öğretmenler var ve durumları da ortada. anne çalışır, baba çalışır buna karşılık her birinin üç kişilik harcaması olan iki de çocuk vardır ve fakat bu 4 kişilik ailenin hatırladığım kadarı ile en büyük derdi yeni arabalarının rengi falan olurdu.

geçim derdi, parasızlık vb maddi mevzularda sızlandıklarını duymadım. hatta şahsi halam evinin kadını olmazdan önce öğretmen maaşı ile girdiği bir kooperatifle neredeyse dublex ev sahibesi olacaktı, adı izmir olmayan başka bir ilde..

kabul etmek lazım ki konumuz öğretmenlerin maaşlarının azlığı ya da çokluğu filan değil. o yüzden mevzunun kalbine inelim

ve bizimkiler dizisindeki şu öğretmen ailesinin gelir cetveline bir bakalım:
efendim, kadın (aysel, lise de beden eğitimi öğretmeni) bi maaş, adam (nazif, lise edebyat öğretmeni) bi maaş, e muvaffak beyin (öğretmen emeklisi) 3 aylığı -ki 3 aylıkların gücüne heman yokarda değinmiştim- etti size üç maaş.

düşünün ki bunlarda çoluk yok çocuk yok, hesaba bunu da katalım.
ama durun, bu yetmiyor:

aysel öğretmenimiz bir de spor salonlarında step aerobik dersleri veriyor.

pek tabii ki bu da yetmiyor: nazif hocamız da geceleri taksi şoförlüğüne başlıyor. eh, iyi kötü eder beş maaş.

bi mendil açmadıkları kaldı

öğretmen maaşları ne kadardır bilmem ama bunların kelle başı 1000 er ytl indirdiklerini varsayarsak 3000 ytl yapar ki imparator gibi yaşayabilirler, bu öğretmen ailesininki gibi sade bir hayatı seçip, neredeyse "0" gider sahibi olanlar.

böyle şahane bir gelire sahipken, hüzünlü ve manidar olanları saymazsak hiç görmedik bu insanların suratlarında minicik bir gülümseme, tebessüm. şen bir kahkaha falan zaten yok da.
hep bir ağlaklık, hep bir derinden derine "gözlerimin ardında bir saklı hüzün" hali..

yegane dertleri kiracı olmak ve bu derdin de üstesinden gelmek için bir kooperatife yazılmışlar, istanbul şehrinin çok dışında "kutu gibi" tabir ettikleri bir apartman dairesine kavuşmak umuduyla.

ulan masraf çıkmasın diye çocuk yapmamış bu insanlar "kooperatif borcu da kooperatif borcu" diye ağlamazlar mı, nası tepem atıyor!
yahu ayıp ya! sizin aldığını o beş maaşın bir tanesiyle çoluklu çocuklu aile geçindiriyor insanlar, hiç mi hesap bilmiyorsunuz..

ama suç bunlarda da değil, senaristlerde..
lllahın cezaları..

nedir kardeşim bu şehir dışındaki kutu gibi bir dairenin iye namzetliğinin üyelik aidatı? ne kadar olabilir? ulan residence mı alıyorsun, min 3000 ytl lik gelirin bu aidatı karşılamaya yetmesin hı?

hem sen madem şehir dışında, allah ın unuttuğu bir yerde kutu gibi bi apartman dairesine fitsin, niçin kadıköy ün göbeğinde bi daireye kiracı olarak girersin?

o ev ki ederi 90 - 100.000 $ arasındadır -buradan da emlakçı arkadaşlara, bilirkişilere, tapu kadastro müdürlüğü ve dahi deftardarlık müfettişlerine sesleniyorum: bu eve yaklaşık bir kira bedeli saptasınlar.-

nedir yani? git otur düşük kiralı bir evde, asansörü de olmayıversin, kapıcısı da. hem aidatlar da düşük olur bu sayede.. di mi ama?

yoksa mezara mı götürecekler?

ne mıymıntı tiplermişsiniz siz ya?

dört koldan dalmışar para da para diye... biraz yavaş, biraz ağır olun ulan!
bu ne paragözlülük anlamak mümkün değil.

allah gözlerinizi doyursun..

YUSUF MİROĞLU YASALARI

dinle:




"size yusuf miroğlu yasalarını bildiriyoum:

1) sizin alem dediğiniz bu bitirim dünyasının bütün raconlarını şu andan itibaren tedavülden kaldırıyorum. ayrıca, racon kelimesinin telaffuz edilmesini dahi yasaklaıyorum. dalga geçmek için bile olsa bu kelimeyi ağzına almayacaksınız.

2) açlıktan nefesiniz koksa dahi benden başka hiç kimseden hiç bir şekil ve ad altında para istemeyeceksiniz.

3) gazozuna tavla oynamak dahil, hiç bir zaman kumar oynamayacaksınız.

4) nefsi müdafa hariç hiçbir şekilde silah kullanmayacaksınız.

5) uyuşturucu, kadın ticareti, tahsilatçılık, korumacılık, kolpacılık, değnekçilik, arabuluculuk, arazi yağması, park ağalığı, ihale tezgahı gibi işlere bulaşmış bütün tanıdıklarınızla şu andan itibaren selamı sabahı keseceksiniz.

6) bu alemde polis, asker, bürokrat ve siyasetçi dostunuz da olmayacak, düşmanınız da.

7) hiç kimseye hiç bir durumda yalan söylemeyeceksiniz.

8) benimle veya bensiz yaptığınız her iyi işi unutacak, bir daha anmayı bile aklınıza getirmeyeceksiniz.

9) ben dahil aramızda bu yasalara uymayan herhangi biri için asla bağışlanma talebinde dahi bulunulmayacaktır."



deli yürek yusuf miroğlu abimiz daha iyisini yapana kadar, sizin bu internet dediğiniz sanal alemde podcastçiliği, blog üzerinden rapidshare bağlantılı mp3 dağıtımını, arka fondan şarkı dinletme cinliğini şu andan itibaren tedavülden kaldırıyorum.
ayrıca, ister postların içinde olsun, ister konu başlıklarında mepeüç kelimesinin telaffuz edilmesini dahi yasaklıyorum. dalga geçmek için bile olsa bu kelimeyi içeriğe almayacaksınız! ok?

ITALIAN JOB

bir önceki postumda yer alan "allah o babayı kahretsin" ibaresi yüzünden mail box ımda kopan fırtına ve bir takım sivil toplum kuruluşları önderliğinde kabartıldıkça kabartılan öfke dalgası sonrası yağan mailler, koyulan tepkiler hep şu fikri dile getirmekte idi:
"böylesi saygın bir kurum ve konumda olan o kutsal insanlara, hem de babalar gününde böyle bir şey diyemezsin tamam mı?"
hem bu hayasızca akını bastırmak, hem de orta yolu bulabilmek adına geri adım atıyor ve diyorum ki:
"peki peki. kahretmesin."
bununla da yetinmiyor, sizlere bey babam hakkında bir takım bilgileri çaktırmadan sunacağımı bildiriyorum ki, hazırlıklı olun.

efendim annemgil 17. kuşaktan dedemiz lorenzo maddiati nin vasallık günlerinden kalma hala çalışır durumdaki toplarının fitillerini değiştirmek için modena daki şatomuzdalar bir süredir.

bu planlı yolculuk kendimizi hazırlamadığımız şekilde "hazır oralara gitmişken odaları da şöyle havalandırıp, güzelce bi silip süpürelim bari." fikrinin ışıltısı ile uzayınca, babam ve ben burda yetim/öksüz hissettik kendimizi bi miktar.

tabii siz, bizim gibi damıtılımış bir asaletin beşiğinde sallanmış insanların yer siliyor, top fitili değiştiriyor oluşlarını yadırgayabilirsiniz.
ama 10051983 demirbaş no lu bu mülkümüz de aynı diğer 10051982 tanesi gibi çivi çakmanın izne tabi; hadi çiviyi neyin bırakın, biblo olsun, tabak çanak olsun herhangi bir şeyi kırmanın, dökmenin, ya da ne bileyim şunu mutfaktan alıp salona koymak gibi eylemlerin doğrudan tevkif sebebi sayıldığı 1. dereceden sit alanı olduğundan, italya nın dünya kupası ile çalkalandığı şu günlerde kas gücü ve dikkat gerektiren işlerde italyan hizmetkarlarımıza güvenemiyoruz. hatta onlara izin verip, kendi işimizi kendimiz görüyoruz.
sakınan göze çöp batar ya. allah korusun kırarlar ederler.. akılları bi karış havada adam bunlar.

pek tabii ki durum buymuş, yolculuğun ardında mis kokulu hijyenik sebepler varmış gibi görünse de aslında annemin tüm avanesini (avane = kardeşim, anneanem, yeminli mütercim tercüman hakkı teyze) toplayıp modena yollarına düşmesindeki asıl sebep 18. kuşaktan süper babannemiz olan giovanna ninemin hayaletinin misafir gördüğünde ortaya çıkıp şahane muhabbet koyduğu rivayetidir.
ki aslında rivayet değil, gerçeğin sadece kısacık bir özetidir.

hikayaye göre giovanna ninemin -ki kendisi misafir ağarlamaya, sohbete dedikoduya, çümbüşe oynamaya bayılan şıkırşıkır bir neşe insanıymış- zamanında, komşu derebeylerinin eşlerini ağırladığı bir gün orduya atış poligonunda mancınık talimi yaptıran marco dedem, mancınık ustası urban ın aletin kalibrasyonunu yanlış yapması sonucu (güvenilmez abi bu italyanlara) ayabakan adını verdikleri top güllesini doğrudan şatonun misafir salonuna yollamış..
güllenin darbesi etkisiyle bindallar diye anılan salon komple çökmüş, beşinci kat zemine inmiş. 2 gün boyunca göçük altında kurtarılmayı bekleyen bedbaht kadın ahalisine, "misafir ayol onlar" diye kısır kırlent servisine o sıkışıklıkta dahi sürüne sürüne, dizlerini dirseklerini kanata kanata devam eden giovanna ninem en sonunda -her ölümlü gibi- hakkın rahmetine kavuştuğunda, kurban olduğum yaradan da o ızdırap dolu 48 saatin hatırına, şu garip giovenna kuluna dünyalar arası yarı saydam moleküler transportasyon hakkı vermiş... vermiş ki o pek sevdiği misafir ağırlama işini dünyevi koşullarda yapsın, iki çift lafın belini kırsın. manevi alemin vaat edilen aşırı seviye ve düzeyliliğinin ö getirdiği bünyesi ferahlasın.

yine giovanna ninemle ilgili söylenenlerden biri de laf arasında ağzından geleceğe dair haberler kaçırdığıdır ki işte annem her sene fırsat buldukça bu sebepten soluğu modena da alır. efenim benim öss sonuçlarım, üniversite terihlerim; ailemizde yaşı gelmiş gençlere çıkacak hayırlı kısmetler, benim için iş olanakları falan gibi mevzularda hikmetinden, sohbetinden, gül yüzünden, dudaklarının arasından çıkacaklardan medet umulur.

mevzu buraya kadar gelmişken hala daha babamdan bahsetmediğimi fark ettim.

geldim gördüm bezdim canlarım. daha sonra devam edeyim.

YANITLI-YORUM

genciddaa


hemen aşağıda konuşlanmış tehlikenin farkında mısınız? başlıklı posta gelen yorumlara verdiğim yanıtlardır:

1) oky posted at 12.6.06

bu biraz da bir babanın kucağına oturttuğu çocuğuna direksiyonu tutturması gibi bir şey.

skkd:
direksiyondaki babanın kucağında çocuğun işin ne? allah o babayı kahretsin!


2) Suleyman Ve Ben posted at 12.6.06

Merhaba skkd,

Reklamlar Turkiye'de bilmiyorum.

Ama Kanada'da "Superman Returns" film reklam her gun..

Good role model: Superman :)

Iyi gunler,
Suleyman.

skkd:
selam süleyman,
aslına bakarsan superman in rol modelliğiyle ilgili bazı sıkıntılar mevcut.
örneğin superman in dünyanın en verimsiz iş gücü (unproductive workforce) olduğu yönünde fikirler var. insanlığın sahip olduğu tüm sorunları çözebilecek potansiyele sahipken (açlık, susuzluk, kirlilik vd.) [make poverty history o superman! ;)] hala daha banka soyguncularıyla falan uğraşıyor.

kendinden beklendiği gibi insanlığın değil, salt özel mülkiyetin bekçiliğini yapıyor olması gibi de bir problem var.

ayrıca smallville ve metropolis dışında yer görmemiş olması onu super değil yerel (local) kahraman yapar benim gözümde..

konuyla ilgili umberto eco nun yazdığı bir şeyler var tam şurada.
türkçesi biraz zor gelebilir o yüzden google da aratalım.
şurada da kurban olduğum güzel insan neil gaiman ın yazdığı the myth of superman makalesi var.


3) seçil posted at 12.6.06

Skkd beyciim,
şuna da dikkatinizi çekmek isterim ki, reklamların sonunda bu şapşal erkeklerimizde bi ilerleme kaydedildiğini gözlemliyoruz. örneğin arçelik reklamındaki çok şapşal oğlan kızı tavlamayı öğrenebiliyor. belki bu reklamların amacı şapşal erkek nüfusunu gelişmişlikle yok etmektir??

skkd:
seçil hanımcığım,
seri halde çekilen reklam filmlerinde, mevzu devam ettikçe erkeklerin davranışlarında bir takım gelişmelerin görüldüğü gerçek. mesela
bahsettiğiniz arçelik reklamında, oğlanın sıcaktan rahatsız olan kızı önce ilkel bir yöntemle: üfleyerek, fakat bundan sonuç alamayınca kullanmayı yavaş yavaş keşfettiği klima ile serinletmeye çalıştığına, bu yolda başarılı olunca klima için alternatif kullanım alanları (kitap saifesi çevirmek?) geliştirdiğine şahit oluyoruz.
-burada bizi şüphede bırakan şey arkadaşımızın robot da olsa bir mentorunun oluşudur.-

benzer şekilde cornetto reklamının devamında da ilk filmde ayarı alan çocuk, elleri külahlı arkadaşının kıza doğru taaruza geçtiğini görünce "aman abi, kulaklığa dikkat" diye akıl verir...

bu örnekleri göz önüne aldığımızda, zatı alinizin zikrettiği gibi "gerçek anlamda" bir öğrenme sürecinden değil ama, sayısız denemelerle vardıkları olumlu sonuçlar sonrası hata yapma sıklıklarını azaltabiliyor oluşlarından bahsedebiliriz..
yani:
öğrenmiyorlar, güdüleniyorlar..

buradan da bu reklamlarda erkeklerin ne olarak gösterildiğini açıklaması için evrim üstadı harun yahya beyefendiye bizi aydınlatması için çağrıda bulunuyorum. ve aynı şekilde halk kahramanları kuşum aydın yahut lerzan mutlu nun toplumun bu kanayan yarasına el atıp mevzuyu pirogramlarında işlemeleri en kocaman temennimdir.


4) Ferhatt posted at 13.6.06

ayrıca nil karaibrahimgil faktörü de var. elebaşları nil olabilir. hatta son günler aptal sarışın olarak dikkat çekmiş insanlara ödüller veriliyor. bir komplenin içindeyiz. dikkatli olmak lazım. sen, bu konudaki özeninden dolayı kutluyorum !

skkd:
çok doğru, kendisinin "iki sex, para ve futbol hep sohbetleri" diye devam eder bir şarkısı vardır ki muhtemelen hayatı boyunca hiç bir erkekle beraber olmamış, ya da ne bileyim bir muhallebiciye gidip üzerine iki top ahududulu dondurma konmuş tavukgöğsü eşliğinde şenşakrak bir muhabbet çevirmemiş olabileceği sonucunu bile ulaştırabilir bizi.
zira bunlar ally mcbeal ağızları.. cosmopolitan, evde kalmış ekonomik açıdan özgür şehirli kadın ağızları.. gerçek değil, kulaktan dolma. hemen aşağıdaki postta sayıp dökülen reklam karakterlerinden herhangi biriyle mutluluklar dileriz kendisine. pek hassas karakterler her biri.


5) dirtybird posted at 16.6.06

niye böyle oluyor anlamıyorum
hiç ama hiç anlamıyorum

skkd:
ben anlıyorum, büyük ortadoğu projesinin beşeri ayağını oluşturduklarını sanıyorum. bizi karpuz misali bölmek istiyorlar


bununla birlikte bu büyük komplonun ardındaki isimleri de ufaktan açıklamanın vakti geldi:
nil karaibrahimgil,
sinan çetin,
serdar erener...

bu isimlerin üzerinde düşünün gençler..

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

korkutan gelişmeler

son dönem reklamlarındaki şaşkın erkek profilleri dikkatinizi çekti mi?

örneğin, gnçtrkcll nin kulüp üyelerine çarşambaları cine bonus larda ikinci bileti hediye ettiğini belirtir; sinema kapısında mecburen ayrılp birbirlerine sırtlarını dönerek farklı yönlere doğru uzaklaşan -yağmurdan illaki sırılsıklam olmuş- sevgillerin kıza gelen bir kısa mesaj sayesinde yeniden kavuşmaları şeklinde kurgulu reklam filmini ele alalım.
mark renton kılıklı iş bilmez, dramatik yönü ağır basan çulsuz oğlan, sevgilisinin açıkgözlülüğü sayesinde sinemaya beleşe girer. buna karşın gider ayak yediği kalay da gözlerden kaçmaz.

bir diğer kişilik, garanti nin atm kullanımını teşvik etmek için hazırladığı, kısa mesaj ile para çekme, elektrik faturalarını kart kullanmadan peşin para ile atm den ödeyip bir de üstüne bozuk paraüstü alma hizmetlerinin reklamlarında boy gösteren şaşkın arkadaşımız.
bu janr reklamların genel klişesi olarak her daim yağmurdan sırılsıklam oluş, içten içe hissedilen "ağzının içine bakılan sevgilinin varlığı", her daim erkeğin işleri yüzüne gözüne bulaştırmasıyla filmi bitiriş konsepti o kadar tutmuş, avrupa yakası izleyicisi ahali reklamlara o kadar bayılmış olacak ki, aynı bankanın kısa mesaj ile 10 dk da kredi alma servisi reklamlarında aynı oğlanla beraber bu kez sevgilisi de kamera karşısındaydı.
seri boyunca esin hanımın varlığı karşısında ezik büzük, iki büklüm -ama şüphesiz sevimli ahh sevimli- bir canlıya dönüşen oğlan, hatırlarsınız reklamların birinde kadını başbakanlığa layık görmüş idi.

yetmedi mi?
vestel in, janset li, sumru yavrucuk lu reklamı. sakar, beceriksiz, heyecanlı, tuttuğu elinde kalan mühendis, ve eşi hanım efendi, ve ev sahibeleri, ve anjelik in muhtemelen yakında devam edecek maceraları...

yetmedi mi?
arçelik in, robotoğlan çelik in himayesine aldığı sersem aşığı...

yetmedi mi?
cornetto reklamında bankta yanında oturan kızla conetto sunun dibini paylaşmak isteyen oğlanın döktüğü dillerin, kızın kulağından kulaklığı çıkarıp "bi şi mi vardı canım?" demesiyle boşa gitmesi..

yetmedi mi?
yine gnçtrkcll nin gençliği ücretsiz konuşmak için akşam 9 sabah 7 mesaisine alacağını ilan eder reklamı. elalemin kızını vakitli vakitsiz zırt pırt arayıp rahatsız eden, umumiyetle saçmalayan ve sevgilisi rolündeki sinem kobal tarafından terslenmekten sapıkça bir haz alan, her cümlesine aşkım ile başlayıp aşkım ile noktayı koyan aptal aşık ile, üzerinde uykuya dalınan şarja takılı pempe rzr ın gece boyunca ısındıkça ısınıp sonunda surata yapışması felaketinden muzdarip aksi kızın gece sohbetleri...

birileri düğmeye mi bastı?

kadınlar pek tabii ki evin yegane patronudur ve anneler ne derse o olur ama erkekleri de böylesi sümsük göstermenin, mizah unsuru olarak kullanmanın, efendime söyleyeyim peter sellers ın son pembe panter inden bu yana sokulmamış hallere sokmanın arkasında ben bizzati bir skkd olarak, bir takım güç odaklarının hain planlarını ararım!

hep kadınlar cool, hep kadınlar işibiliyor; erkekler sünepe, sakar, eli ayağına dolaşan sevimli keratalar.

tüm dikkatler aynı noktaya odaklanmaya çalışılıyorsa, burda toplum yapısını kökünden sarsmaya, değiştirmeye yönelik bir manipülasyondan söz edemeyiz de neyden ederiz?
hı?

birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde provokasyonlara gelmeyelim!

kadınlığın alameti farikası "şu erkekler... ay her biri birer çocuk." serzenişinden ilhamlı bu reklamlar

"ay çok sevimlii" bulunası, ama aslında kimsenin birlikte olmak istemeyeceği bu erkek tipleriyle bir çeşit hello kitty etkisi yaratıp kadınlar kanadında tüketimi körüklemeyi mi planlamaktalar,

yoksa

erkeklere yollanan bilinçaltı mesajlarıyla mı dolup taşmaktalar?
hele ki serpilmekte olan 80 sonrası doğumlu erkek kuşağının çiçek açmaya ne denli hevesli, ve bu arkadaşların ben de varımcılık genlerinin ne denli baskın olduğunu düşünürsek...
yani bu erkekler değil midir kaşlarını alan en incesinden? ve yegane vukuatları kes-sinlikle bu olmayan...

acaba metroseksüellik ve tofita reklamı jargonuyla konuşan gay eğilimlilik sonrası yeni erkeklik trendleri mi belirlenmekte bu reklamlarda?
demek istiyorum ki 2006 yazının erkek modası sakarlık mı olacak yani? şapşallık mı olacak?
pekiyi bu durumda aksesuar olarak tutulduğu gibi elde kalmış musluklar, ütü izli gömlekler mi kullanılacak?

kararı türk halkı verecek!

erkek metabolizması ve dahi zihinsel işleyiş şekilleri ile ilgili hazırlanmış bu yanıltıcı, yanlı görsellerin her biri daha yeni yeni yetişmekte olan kuşakların kalpleri kadar temiz bilinçaltları ve pırıl pırıl duygusal yapıları için birer mehmet ali erbil videosu kadar tehlikelidir.
çocuğunuzun, torununuzun kendisi için rol model olarak bu zatları seçtiğini düşünün ve bundan sonra gelsin her atm den para çekmeye yolladığınızda arkasından "ulan varı yoğu yine mazgallara kaptırmasa" diye kara kara düşüneceğiniz nesiller...

sağlıklı nesillerin gelişmesi doğru kaynaklardan ilham almakta gizlidir.
işte benim ilhamımın kaynağım:
ali desidero

UYGULAMALI

sevgili gönül dostları,

bundan böyle bu satırlardan az evvel keşfettiğim şiir yazma yeteneğimi de sizlerle paylaşacağım.
sizlerin de kalben vakıf olduğu üzre şi'ir, gönül ile icra edilen bir imgelem san'atıdır. icraasında dikkat edilecek esas husus: şahsi muhayyelimizden kati suretle istifade ederek,
rühumuzun derinliklerine gömdüğümüz hissiyatı kağıda (yahut gönül defterimize), belli kaideler dahilinde aksettirmektir.

canlarım,
işte ben de bundan böyle icraya başlayacağım san'atın bu en bi saygın dalında vücuda getireceğim eserlerimi sizlerle paylaşırken çıktığım, çıktığımız, bu asil yolculukta uğrayacağım, uğrayacağımız limanları sizlerle buradan paylaşacağım.

ve bu vesileyle de, "edebiyat dergilerine "okuyucularımızdan gelenler" kısmında yayınlanmalık şiir nasıl yazılır?" temalı tefrikamıza da başlamış bulunmaktayız.

sizlere ilk şiirim olan 3 dakika 47 sn de yazdığım 00 ı hemen aşağıda takdim ederken, hepinize sağlık, sıhhat ve afiyetler temenni ederim canımdan çok sevdiğim şiirperver kitlem!

00

kocaman hesap makinesinin,
bastığınızda çift sıfır imleyen düğmesi gibi olalım isterdim.
ki senin yokluğunda tek sıfırdım ben.
başa geçtiğimiz vakit
apansız bir değersizliğin
benzeştirdiği asi ruhlar olalım,
ardına gizlendiğimiz tüm duvarların değerini katlamacasına.
ekran boşken bebeğim,
basıldığında çift sıfıra nasıl değişmezse
ekrandaki o tek sıfırın soğuk yalnızlığı,
kayıp çocukluğumuzun kontrolsüzce abanılmış
sıvı sabun şişesinin sabunuymuşçasına fışkıran
rakamların izansızlığına sığınmış çoşkusunda saklıdır.
yanyana duran iki sıfır (00) ne kadar benzeşiyorsa,
o kadar farklıyız huzursuz masa lambalarının artıp azalan watt larında beliren..
farklıyız biz, farklı!
altalta üstüste duran 6 ile 9uz biz
hesap makinesinde konuşlanmış:
yarısı dolu bir parfüm şişesinin "altı"nda,
ve parfümün püskürtüldüğü cildin "dokus"unda...
yakınlığın uzaklığına bürünmüş
pembe ve yumuşak kalpli hassas zihinlerin çocuksuluğuydu yaşadıklarımız.

haziran '06

PINAR ALTUĞ

pinar2


pınar altuğ epi topu üç mimik sahibi dizi, reklam oyucusu, yarışma sunucusudur.
var sayılan ifadesi olan "prezentabl, gülümser" hali dışında:

1) alnını buruşturmak suretiyle oluşturduğu çekingen, endişeli kız mimiği,
2) kaşlarını çatmak suretiyle oluşturabildiği sinirli ifadesi,
3) grup laçin in "bekar gezelim" şarkısı kareografisine benzer, kafayı ritmik olarak sola yatırma şeklinde yaptığı düşünceli, kendi kendine konuşan ifadesi

mevcuttur.

MUSTAFA HAKKINDA HERŞEY


eğer ilkokul birinci sınıfa gidiyorsan, isminin mustafa olmasının okulun ilk haftaları arkadaş bulmayı, mevcut arkadaşlar içinde popülarite kazanmayı kolaylaştıran bir şey olduğunu biliyorsundur.

sanırım bunun iki sebebi var:

birincisi, herkesin ailesinde muhakkak bir mustafa olduğu için bu noktada sana karşı bir yakınlık duyarlar. yani ismi berke, mina ya da ilayda falan olan birine karşı her zaman daha çok şansın vardır.
ayrıca mustafa, mıstık ya da musti olarak 6 yaşındaki bir oğlan çocuğunun üstünde çok sevimli duran bir hale de getirilebilmektedir. belki de sana seslenmek bir ihtiyaç halini alabilir?

ikinci sebepse, sosyal bilgiler dersinde atatürk ün hayatı konusu işlenirken sıra ali rıza oğlu mustafa nın nasıl olup da mustafa kemal e döndüğnün aktarılmasına geldiğinde anlatılanlardır. hikayeyi hepimiz biliriz:

"atatürk okulda çok başarılıydı, özellikle matematik dersinde. okuldaki matematik öğretmeninin adı da mustafa ydı ve bu üstün başarılı öğrenciyle zaman zaman karıştırılabiliyordu. bunun üzerine öğretmeni bir gün genç mustafa yı karşısına alıp:

- senin adın mustafa, benim adım mustafa. bundan sonra senin adın mustafa kemal olsun

demiş.

böylece atatürk ün ismi mustafa kemal olmuş"

öğretmenler bu hikayenin çocuklar üzerinde nasıl etkili olduğunu bilirler mi bilmem. ama bu hikayenin anlatıldığı dersten sonra gelen tenefüslerde bütün öğrencilerin ikişerli gruplar halinde birbirlerine "senin adın mustafa, benim adım mustafa bundan sonra senin adın mustafa kemal olsun." dedikleri de bir gerçektir. ki bu durumda da gerçek adı mustafa olan çocuk elbette, herkesin bir kez bu muhabbeti yapmak istediği elemana dönüşecektir.
ve ertesi sabahda okul bahçesinde sıraya girerken tüm sınıf arkadaşlarının "günaydın" dediği yegane öğrenci de, bilin bakalım kim olacaktır?

neyse işte, bizim sınıfta da bir mustafa vardı ve elbette o ben değildim.

benim bu mustafayla ilgili bir kaç anım var, çok enteresan.
ama tabii şimdi değil, ilk fırsatta anlatacağım.

ÇOCUKTA ZEKA

günümüz ebeveynlerinin içine düştükleri en büyük yanılgı, çaresizce kapıldıkları, "galiba çocuklarının aşırı zeki olduğu" fikridir.
o ebeveynler ki günlük rutinleri dahilinde kendi yavrularından gayrı bir çocukla karşılaşma, iletişim kurma şansına sahip olmazlar.
pekiyi o zaman zeka kısıtları nedir bu kişilerin, yani kendilerininki kimin çocuğuna göre zekidir?
yoksa televizyon dizilerindeki zeki çocuk stereotipleriyle bir karşılaştırma yapma talihsizliğine mi düşüyorlar?

korkmayın! skkdmag pedagoji servisi tüm bu sorularınıza yanıt verecek!

ebeveynlerince zeki addedilen çocuk, bütün günü önünde geçirdiği televizyondan kaptığı cümleleri akşam yemekte annesine babasına yineleyen çocuktur. herhangi bir papağanınkinden öte gelişmişlikte bir zekaya sahip değildir. bu çocukları büyüdüklerinde, çocuklukları boyunca yüksekte duran televizyona bakarken bozulan ağız yapılarıdan -sürekli bir karış açıktır- tanırsınız.
bu çocuklar aileleri tarafından fütursuzca takdir gören bu papağanlık alışkanlıkları sonucunda kendilerine verilen bilgileri, öne sürülen iddiaları, söylenenleri değerlendirme, analiz etme, akıl süzgecinden geçirme, sorgulama gibi alışkanlıklar geliştiremezler. yüzeyseldirler. kolayca etkilenen ve gaza gelen bir yapıya sahip olurlar.
büyüdüklerinde herhangi bir ideolojinin kolayca kölesi olabilirler. fanatik dinci yahut fenerbahçe li olma ihtimalleri de yüksektir.

indigo tabir edilenler, aileleri tarafından zeki olduğuna ikna edilen çocuklardır. kendilerini herkesten farklı sanırlar. dünyanın kaderini değiştirecekleri yönünde iyimser hayalleri vardır. tübitak yarışmalarına yıllardır herhangi bir gelişme göstermeyen kapı açıldığında çalan hırsız alarmı falan gibi projelerle katılırlar. her saçmalıklarına lüzumsuz bir değer yüklerler. pek hadlerini bilmezler. dünya nın ve hayatın gerçeklerinden habersiz birer küçük adam ve kadındırlar. aileleri bunlardan da beterdir.

hiperaktif ismi takılan çocuklar, kısaca şımarık çocuklardır. çocuk yetiştirmekten habersiz ebeveynlerin eseri edepsiz veletlerdir.
bunlar sorumsuzdurlar ve hareketlerinin doğuracağı sonuçları düşünmezler. çocuk psikolojisinden, dünyasından bihaber ebeveynler, çocuğun ağzına gak deyince emzik guk deyince biberonu dayarlar ve çocuk da büyüdüğü vakit işte böyle zaptedilemez olur.

DOKTOR BENWAY

burroughs


burroughs un ayrıntı yayınları yeraltı edebiyatı dizisinden çıkan kitabı ara bölge de, daha önce çıplak şölen de rastlayıp hastası olduğum muhteşem kişilik dr. benway e rastlamışım ki nasıl coşkuyla doldum bilemezsiniz.

modern cerrahinin gözbebeği dr benway in operasyonlarından bir kuple aşağıddaki linkte mevcuttur:

tıkla

BRİÇTE SANZATU: NT

norman


ooo.. gelin, yaklaşın, bi lipton ice tea şeftali alın kendinize, bi tane de bana getiriverin. yok, bardak istemez. geçin karşıma, gözleriniz gözlerime, kulaklarınız dudaklarıma... anlatacaklarımı dinleyin.

ulusal ve yerel gazeteler cildini 30 kupona dağıtmadan önce de bizim evde ansiklopedi vardı:
salondaki büfelerin raflarına beşi sağa beşi sola yaslı vaziyette yerleştirilip, tam ortalarına da şık bir dantel üzeri omzunda bi şiler taşıyan afrikalı kadın biblosu (neo-otantizm) konularak dekoratif birer unsura dönen, her biri onar ciltten oluşan ve bir gün olur a büyürsem dönem ödevlerimi yaparken faydalanırım düşüncesi ile alınmış gençlik larousse ile hachette setleri, ve hangi akla hizmet alındığı görünürde pek belli olmayan, zihinsel ve bedensel gelişimim olumsuz etkilenmesin diye ebeveynlerimce dolapların diplerinde itinayla saklanan cinsel bilgiler ansiklopedisi...

hayatımın ilk 5 senesi boyunca, sırf daha kocaman resimler kullandıkları için adeta bir gençlik larousse fanatiğiydim. okumayı henüz bilmediğimden gençlik larousse un battal boy resimlerine bakardım -aydın ilinden bir görüntü, po ovası nın uzaydan çekilmiş bir görüntüsü-, pek çok çocuğun fotoğraf albümlerine baktıkları gibi.
buna karşın minicik harfleri ve çoğu illüstrasyon olan resimleriyle hachette daha çok profesyonel kullanım için hazırlanmış izlenimi veriyordu. babalar için falandı yani.

ben işte tv de izleyecek bir şey olmadığı ya da sokakta oynayacak kimse bulamadığım ya da commodore 64 üme yeni oyun yükletemediğim zamanlar bunları açardım önüme.
önce sırayla, sonra ters nümerik sırayla, ardından sadece kişilere, bi sonrakinde sadece başkentlere, bir sonrakinde fizikçilere, bir sonrakinde ülkelerin sadece tarihsel gelişimlerine bakacak şekilde olmak üzre geliştirdiğim türlü okuma teknikleri ile incelerdim fotoğrafları.

ha ama annemlerin evde olmadığı vakitler pek tabii cinsel bilgiler ansiklopedilerini karıştırırdım. şimdi olmasalar, gene karıştırırım.

okumayı falan söktükten sonra bu ansiklopedileri ciddi ciddi okumaya başladım ben. ve o zaman fark ettim ki ansiklopedilerin basım tarihlerinden kaynaklanan bir bilgi güncellemesi ihtiyacı vardı. yani bir bakıma, alınlarındaki çelengi oluşturan bilgilerin en yenisi mezun oldukları tarihe ait olan bizim üniversite hocaları gibiydiler.

ama aynı -naftalinlik- durumun -sadece gençlik larousse için- getirdiği şöyle bir güzellikten de bahsedilebilir: coğrafi mevzularda, örneğin ülkeler, şehirlere ait maddelerde, basım tarihinde konulan (70 lerin ortası) ve o zamanlar yeni sayılabilecek o fotoğraflar, bakanın benim gözlerim olduğu günlere gelindiğinde oldukça eskimiş, güncelliğini yitirmiş sayılırlardı. ancak dünyanın her noktasının aralıksız değişen çehresi farkında olmadan bu güncelliğini yitirmiş fotoğrafları tarihsel birer değere dönüştürüvermişti.

örneğin izmir başlığı altında kullanılan resimlerde konak meydanı nın eski düzenlemesi, kordon boyu nda artık olmayan palet restoran siluheti, mithatpaşa caddesi nde toplu taşıma aracı olarak kullanılan troleybüsler falan gibi detayları yakalamak mümkündü.
ben de uzun uzun bakardım fötr şapkalı, kısa kollu gömlekli, boynu kravatlı, ceketi bir kolunda eşi hanımefendi diğer kolunda dolaşan beyefendiler ve eşlerinden oluşan kalabalığa...

o fotoğraflar, sepia formatında birer hazine sandığıydılar.

okumayı söktükten sonra gençlik larousse lara bakmaya devam ettim ama, hachette leri okudum.

hatta k harfine kadar olan kısımda yazan hemen herşeyi ezberlemiştim. cildin kapağını son kez kapamadan önce gördüğüm son başlık kastamonu iline ait olandı.. araya giren yaz tatili ansiklopedi okuma alışkanlığımdan alıkoydu beni.
hala daha kastamonu dan hoşlanmıyorum. alışkanlıklarımı seviyorum.

ben her zaman sapık filminde norman bates in yüzünde oluşan yukarıdaki gülümsemenin bir benzeri konsun isterdim suratıma, ve sanırım cinsel bilgiler ansiklopedisindeki fotoğraflara bakmayı bırakıp, açıklamaları okumaya başladığım günlerde yüzümde öyle bir gülümseme kendiliğinden oluşuyordu.

setin beş cildinin ikisi gebelik üzerineydi ve ben şimdi hatırlayamadığım pek çok faydalı şey öğrenmiştim o iki ciltten: hamilelikte kadınların coşan hormanları, kürtajın riskleri, düşük nedir, hangi durumlarda olur, olası vücut deformasyonları, faydalı nefes egzersizleri, çatlaklar ve şişlikler için yapılması gerekenler, eşlerin kaçıncı ayda nelere dikkat etmesi gerektiği, gebe kadının beslenmesinde dikkat edilecek hususlar, doğum çantasının hazırlanması, hamile eşe nasıl destek olunur vb... hepsini öğrenmiştim.

sorsanız sayıp dökerdim her birini hani o televizyona çıkıp istiklal marşı nın on kıtasını ezberden okuyan kız çocuğu gibi..

tüm bu şeyleri öğrenmiş olmama rağmen, orkid reklamı falan çıktığında sorardım "bu nedir? ne işe yarar?" diye, sırf annemler yanaklarımdan makas alıp hınzırca gülümsesinler, kızarıp bozarsınlar, ne cevap vereceklerini bilemesinler, özetle ebeveyn olmanın asıl zevki olan çocuğun karşısında mahçup olma hissini yaşasınlar diye..

a ama bitti benim lipton ice tea m...
halbuki ben size daha başlıkla alakalı olarak briç sporuna yaptığım katkıları, getirdiğim açılımları, kare ve çengel bulmacaların hayatımdaki yerini, türk basın camiasının ansiklopedi dağıtmaya başladığı dönemi ve promosyon çılgınlığını anlatacatım.
aaa... artık bir dahaki sefere.