ÇILGIN YILBAŞI EĞLENCESİ

dikkat dikkat! yılbaşını kutlayacak kitle! eğer bu satırları okuyorsanız bu sizin için bir uyarıdır.
hazır olun, birkaç saat sonra girecek olduğunuz sene içinde bir çoğunuz ailesinden en az birini kaybedecek. arkadaşlarınızı da bu listeye katabilirsiniz. hıhım. bu gece fotoğraf albümlerinize dikkatle bakın, o gördüğünüz suratlardan bir kaçını bir daha canlı görme fırsatınız olmayabilir.

bu sene bazılarınızın annesi ya da babasının kanser olduğu ortaya çıkacak. inanılmaz değil mi? korkunç yılbaşı piyangosu diyebiliriz buna. ikramiyeniz, hayatınız boyunca duyduğunuzdan çok daha fazla medikal terim işitmek olacak. "kanser sektörü" hakında korkunç fikirlere sahip olacaksınız. ebeveynlerinizin hastane yataklarında eriyip giden hallerini hatırlayıp, sigarayı bırakacaksınız.

bilmiyorum farkında mısınız ama bu sene canınızdan çok sevdiğiniz sevgiliniz sizi terkedebilir. içinizde evli olanlar varsa, aklınızda bulunsun: boşanabilirsiniz. hatta siz olayın şokunu üzerinizden atmaya çalışırken hala daha yatakta kokusunu duyup yokluğunuğu hissettiğiniz eski eşinizin bir başkasıyla görüşmeye başladığını öğrenebilirsiniz. evet... hayat böyle.

bu yazıyı okuyorsanız, bu sene içinde ölme ihtimalinizin hayli yüksek olduğunu hatırlatmak benim asli görevim. şuursuzca hareket etmekten sakının. trafik kazası geçirebilirsiniz. teröre kurban gidebilirsiniz. kontrolsüz şiddete maruz kalabilirsiniz.

hayatın korkunç gerçekleriyle karşılaşabileceğiniz bir yıl olabilir bu. bana gelmez demeyin, kapkaç mağduru olabilirsiniz.

arabanız siz içindeyken çalınabilir, ve hırsızlar yarı yolda fikir değiştirip arabayı bırakıp sizi "götürmeye" karar verebilirler. bu vehim olay neticesinde geçirmeyi aklınızın ucundan bile getirmeyeceğiniz tüm o muayeneleri ve testleri geçirmek zorunda kalabilirsiniz. sırtınıza yüklenecek psikolojik yük de cabası.

hazır olun! bu sene yeni hayatınız başlıyor.
hamile kalıp çocuğunuzu düşürebilir, daha da kötüsü büyütüp gözünüz gibi baktığınız çocuğunuzu kaybedebilirsiniz.

böbrek nakil listelerinde kendinize en aşağılarda yer bulabilirsiniz.

bir erkekseniz, kaşlarınızı alabilirsiniz mesela. berdan mardini ye benzeyebilirsiniz ki bu gerçekten de yeni yılın laneti olur.

ve tabii tüm bu saydıklarım hiç olmayabilir de ve siz bunlar olmayacakmış gibi yapın, ve yılbaşını televizyon başında değil skkdmag başında geçirin.

size vidyolar hazırladım.. hazır olun, uçacaksınız.

masumiyet filminin film kadar meşhur tiradı.. bekir (haluk bilginer), uğur la olan hikayesini anlatıyor..


link: http://www.youtube.com/watch?v=cfu4Hq6kzcI

showt tv de bu gece gayet de sarhoş olduğu belli olan bir ibrahim tatlıses i izlemek şahane olabilirdi ama, size ben çok daha iyisini sunuyorum. hülya avşar ve ibrahim tatlıses düetini. ayşem isimli filmden alınmış bu klibi izledikten sonra kalın bir, 505, gürültü kol geziyor kavramları bu vidyodan sonra sizin için ifade ettikleri çok daha farklı olacak şüphesiz. ayrıca geçici frijitizm tabir edilen bir yan etkisi de mevcuttur. buyrunuz:


link: http://www.youtube.com/watch?v=SvESFV8A7iY

ve şimdi de huzurlarınızda "uzaydan gelen pirens", sanat güneşimiz zeki müren beyefendinin son bir kaç aydır her yerde fellik fellik aradığım ve en sonunda bulup, bu geceye özel olarak draft a atıp sakladığım, jacques brell - ne me quittes pas cover ı beni terk etme...


link: http://www.youtube.com/watch?v=5Syo4o3tLS0

ayrıca bkz: zeki müren in misirlou cover ı yaralı gönül

dansözsüz yılbaşı olur mu a kuzum? türk bilog aleminin atladığı bir nokta olmuş bu. hemen farkedip bu boşluğu doldurayım dedim. gerçi ortada bi boşluk olmasa da ben buraya bu vidyoyu koyardım elbet. buyrunuz oryantal star ı kazanan reyhan isimli yarışmacıdan süpper bir roman havası.. kuduurrr! tırmalaaa!...


link: http://www.youtube.com/watch?v=4HBUnvznl54

skkd bey sizlere şahane bir yeni yıl diliyor ama kendisi de bu dileğin gülünçlüğünün farkında.

iyi akşamlar,
ve iyi şanslar.

BEN Mİ BATAYIM ABBAS?

çiçek abbas...



link: http://www.youtube.com/watch?v=apyWYwrrGZA

HAYATIM SANA FEDA



"bir gecelik kaçamağın bedeli bu kadar ağır olabilir mi?"

bu spotu ilk duyduğumda verdiğim tepki ister istemez "e bi gece için 150.000$ çok tabii" oldu. hatta ikinci gece için fiyatın ikiye katlandığı da çalınmıştı kulağıma. ticari mevzularda benim tavrım "her zaman pazarlıktan yana olan insan" tavrı olduğu için, yanıtım da "olmamalı" olmuştu elbet, "bir gecelik kaçamağın bedeli bu kadar ağır olmamalı."
ancak neden sonra kafamı kaldırıp da televizyonda neler olduğunu gördüğümde, ortada bir yanlış anlaşılma olduğunu fark edebildim.

kişisel olarak "bedel" tabir edilen şeyin cüzdanımızı hafifletmediği sürece asla yeterince ağır olamayacağı gibi çarpık bir fikre sahip olduğumdan, değerlendirmem bu doğrultuda gelişmiş. ne var! olaya etik açıdan yaklaşmak yerine, paraları saymaya başlamışım. kehkeh...

neyse işte, taa en tepede yazdığı için yineleme ihtiyacı duymadığım o cümlenin geçtiği tanıtım, meğerse oscar aday adayımız tamer karadağlı nın yeni dizisi "hayatım sana feda" nın tanıtımıymış. diğerinin değil.

dizi yayına girmeden önce tv de dönen tanıtımlarını hatırlarsınız: tamer le kankası şahap bir yerlerde oturmuş konuşuyorlar. muhabbet dönüp dolaşıp eşleri aldatma mevzusuna geliyor ve tamerciğim eşini -dizi icabı tabii ki- hiç aldatmadığını ilan ediyor. bunun üzerine arkadaşı şaşkınlıktan pörtlemiş gözlerle "-ana!- hiç mi? ama neden?" diye sorunca, tamer de en duygusal 2 nolu wb lisanslı bakışını sallayıp kerametini yumurtluyor: "çünkü ben karıma aşığım."

sessizlik...
durup bi on dakika düşünelim bu lafı hı?

şimdi burada ben bir ton laf söyleyebilirim ama her şeyi bir kenara bırakıp sadece tek bir noktaya odaklanmak istiyorum: acaba tamer bu repliği patlatırken karısı olacak hanımefendi ekran başında ne hissediyordu. yani gayet de "boynuzu yemiş bir kadın" olarak, bizimki gibi dizi kahramanlarının ailenin bir ferdi olarak kabul gördüğü bir memlekette, topluma bay kusursuz diye sunulan bir adamın karısını -en azından o güne kadar- aldatmamasına bahane diye karısına duyduğu aşkı göstermesi karşısındaki hissiyatı ne olmuştu?
"karımı aldatmadım, çünkü ben karıma aşığım."
"şantaja boyun eğmedim."
"ben bi hata yaptım..."

ancak bana göre buradaki asıl sıkıntı, aşk ve aldatma kavramlarını böylesi aptalca bir önermenin içine yerleştirmekle kalmayıp, bunu, ahmaklığın o dayanılmaz hafifliğiyle (ı ıh, ahmaklık bahane olamaz) bir karaktere replik diye yazabilecek denyoluk seviyesindeki insanların senaristlik mesleğini kendinilerine kariyer diye seçmlerindedir.

yoksa gerçek anlamda bir hollywood yıldızı hüvviyetine sahip tamer i tribe girmişken, çakırkeyif olmuşken, öfkeden kudurmuşken, "beyzbol" sopasıyla hırsız kovalarken ya da tyler durden usulü yumruk çakarken izlemek gerçek anlamda başlı başına bir tatmin sebebidir benim için. hıhım..

her ne kadar dizinin ana argümanı adamın karısına ihaneti olsa da, bunu spota "kaçamak" olarak taşımaları da apayrı bir problem. buna da değinmek isterdim ancak, az önce senaristin gani müjde olduğunu öğrendim.

şu noktada ne diyebileceğmi bilemiyorum.

çok üzüldüm.
yine de,
elveda ve bütün o kitaplar + kaygısızlar için teşekkürler...

HERKESBANABAKSIN

bazen birazcık yürümek için otobüsten bir iki durak erken inip okula doğru seyirtirken, yanımda bir araba durur ve açık camdan bir kafa uzanıp hukuk fakültesine nasıl gidebileceğini sorar.

ben bu soruyu, yolun geri kalanını yürümemem gerektiği yolunda yukarıdan yollanmış ilahi bir mesaj olarak alıp, gayet teklifsiz arka kapıyı açar, içeri kurulur ve "devam edelim" derim, "ileriden sola döneceğiz."
farkında olmadan konumlama yapmış bulunurum.

bu, tanımadığım adamların arabasına binmek yani, pek sık yaptığım bir şey değildir. gerçi bu durum da, tanımadığım bir arabanın yanaşıp bana yol sorması yani, pek sık başıma gelmez ama, işte böylesi "sihirli" anlarda içinizde beliren "kapının ardındaki o bambaşka hayatları gözlemleme isteği", olaya müdahil olan ilahi güçlerin güvencesiyle de birleşince... kendinizi içeride buluyorsunuz işte.

fakat bu tip bir atılımı benimki gibi bir gerekçeyle gerçekleştirmeden önce aklınızda bulunsun ki,
normal insanlar için ya ders ya da mesai saati olabilecek bir zaman diliminde kanka ya da sevgilisini henüz nerede olduğunu bilmediği bir okuldan almaya giden, karartılmış camlı bir arabanın şoför mahaline kurulmuş delikanlı profilleri korkunç benzerlikler taşımakta.
yani o kapılar hep aynı dünyalara açılıyor.

tembel oluşumla alakalı sanırım, yürünebilir olduğunu düşünüp otobüsten indiğim mesafe araba ile beş dakikada kat edildiğinden, "ana" dair yapabildiğim gözlemler hep çalmakta olan şarkının sonuyla, sonraki şarkının başı arasında sıkışıp kalıyor.
mesela henüz, "e senin bölüm neydi dostum?" sorusuna yanıt verebilmiş değilim. "sağda ineyim ben" deyip, inerken okuldan içeri arabayı nasıl sokabileceklerini tarif ediyorum.

buna karşın farklı sürücülerin özelliklerinin birbirini şaşırtıcı derecede tamamlayabildiğini söylemek mümkün. sosyal tümevarım hıhım...

ama netice itibariyle, bir ucunu "softcore arabesk", diğer ucunuysa "ticari elektroniğin" oluşturduğu bir yelpazede gidip gelen müzik zevkleriyle, şehiriçi piyasa saatler yanınızdan geçerken, ayarı bozuk baslarının vurdukça çapkın çapkın kendi yansımanızı izlediğiniz mağaza vitrini camlarını titretmesi karşısında öfkeyle küfrettiğiniz bu "herkesbanabaksın insanları" nın özünde iyi çocuklar olduklarını söyleyebilirim.

ama işte,
"farklılık iddiası, sıradanlığın ispatıdır"
bundan bihaberler.. o kötü.

SHOW TIME

internet aleminde tagging yahut labeling tabir edilen yazıları etiketleme sistemini dünya üzerinde ilk kullanan kişi, bu işin olasılıkla mucidi, can ataklı dır. evet evet, odur.
bundan seneler evvel sabah gazetesinde yazarken, yazılarının orasına burasına minik illüstrasyonlarla süslü: "ilgimi çekenler, çok güldüm" vb. çeşitli notlar düşerdi de, biz de iyi kötü fikir sahibi olabilirdik yazının içeriğine dair. ben en çok, çok güldüklerini okurdum.

bir süredir ortalarda yoktu can bey. kendisini en son star gazetesinde yazarlık, televizyonunda da anchormanlik yaparken hatırlıyorum. cem uzan güdümlü biri olmuştu ne yazık.

şimdiyse, yaklaşık bir haftadır vatan gazetesinde yazıyor. ve vatan gazetesiyle ilgili olarak iddia edilen o ki, gazete cem uzan tarafından satın alınmış.
ortada açık bir kanıt olmasa da; uzan ın "adamı" ataklı nın mesaiye başlaması, gazetenin fiyat düşürmesi, yeniden tv reklamlarına başlaması ve yeni hafta sonu ekinin logosunun genç parti logosuna olan benzerliği bu yöndeki iddiaların çıkış noktası.

vatan gazetesi ni takibe almak lazım.
hem reha da tuna da orda zaten.

ayrıca cem uzan la alakalı şöyle bi şiler yazmışım:
cem uzan reloaded

HARRY POTTER ve HABABAM SINIFI

harry potter filminden sahneler üzerine orjinal hababam sınıfı dublajı...

divan:


aslan ahmet:


çarıklı:

TURKCELL VE ÇOCUK PORNOSU



bizim "havuç" un havuçluktan çıkıp acurluğa terfi etmesi üzerine ekürisi ragga oktay a da yol verip, bildik reklam kampanyası kadrosunda "revizyona" giden erener & çetin ikilisinin kurdukları yeni ekip için: "gençlere yatırım yapmışlar işte!" demek doğru olur mu?

adeta bir çeşit ari ırk özlemine işaret eden, en mavi gözlü ve en bükük dudaklı çocuklardan mürekkep bir kast ile çekilen kontör kartı ve telefon hattı satma, şebeke kampanyalarından haberdar etme filmleri hangi hedef kitleyi neresinden yakalama amacı taşıyor olabilir?

radyo ve televizyon yayınlarının esas ve usulleri hakkında yönetmelik in reklam ve tele-alışveriş yayın ilke ve esasları nı anlattığı 3. bölüm ün 6. madde sinin j bendi diyor ki:
"çocukların doğrudan kullanmadıkları veya kullanamayacakları ürün veya hizmetlerin tanıtılmasında, çocukların yer aldığı ifade ve görüntülere yer verilmemelidir."
bu durumda ben sorarım: "burada bi ihlal söz konusu mu değil mi?"

konuyla alakalı sayılabilecek bir diğer yazı:
Tehlikenin Farkında Mısınız?

SAĞIR ODA

buyrun size geçtiğimiz haftalarda lost un meşhur rakamlarıyla cinlik ypmaya kalkıp gülünç duruma düşen sağır oda dan, insanlık onurunu ayaklar altına alan korkunç bir işkence sahnesi...



naçizane fikrim, bir demet tiyaro nun yeni bölümlerinin karşı tarafın direncini kırma konusuda ajdar dan daha etkili olabileceği yönündedir.
belki sesime kulak verirler de haftaya onu kullanırlar.

ÇAKMAKTAŞLAR WINSTON REKLAMI



vakti zamanında çekilmiş bir winston reklamı. gerçekliğine dair derin şüphelerim var. ama gerçek galiba yahu...

PROTEGE MOI



placebo / protege-moi

klibi gaspar noe çekmiş. hani şu irreversible ın yönetmeni...

klibin film kadar sert olmasa da, televizyonlarda gösterilemeyecek bir yapım olduğunu belirteyim.

70 MİLYON BİZİ İZLİYOR

makina nın en sevdiğim kısmı budur. hatta daha da abartıp türk televizyonlarını sarıp sarmalayan bilimum yerli yapım (dizilerden bahsediyorum şüphesiz) içinde en sevdiğim yapım da budur (makina değil, 70 milyon bizi izliyor).

yani arrested development tan aldığıma benzer bir lezzet alıyorum burdan. özgür ün heyecanlanınca yabancı damat taki niko gibi konuşması, yahut bünyamin in o tuhaf halleri filan..
cidden sevdim yahu.

ilk iki hafta burada mevcut.

ORHAN GİT BAŞIMDAN



efendim, orhan pamuk ve dinleyeni ağlatan "römersiman" konuşması (ben dinlemedim, ve dolayısıyla ağlamadım.) memleket gündemini gülben ergen in genç anne adaylarına yönelik tavsiyelerinden azcık daha fazla işgal edince, yakın zamanda arz ettiğim tv karşısındaki onar dakikalık kayıp zamanlarım esnasında, konuşmanın geniş özetlerinden birine denk gelmiş bulundum.

biz (kendinden bahseden asilzade bizi) zatı alilerinden ödülü ezilmiş halkların haklı mücadelesine, örselenmiş vicdanlara, kıyılmış canlara ("a marcos, a la joie!") ithaf etmelerini beklerken -olduğu düşünülen politik duruşu doğrultusunda gelişmiş bir beklentidir bu-; kendileri, babamın bavulu başlıklı konuşmalarıyla, herhangi bir kitabın iç kısmında babama diye kısaca özetlenebilecek bir niyeti -okuyarak- 40 süren bir ve hiçbir cazibesi olmayan, hiç bir şey anlatmayan vasat bir metne dönüştürmeyi tercih etmişler.

ve bu sabah yarı açık gözlerle takip ettiğim bültenlerde, suratına doğrultulmuş mikrofonlara artık politik mevzularda beyanat vermeyeceğini ilan eden bir adam olarak karşımıza çıktı, büyük özgürlük savaşçısı.

şimdi ben düşünmeden edemiyorum: tam da uluslararası alanda gayet de tanınır, ciddiye alınır bir konuma gelmişken, arkasına da alabileceği medya desteğiyle de bir kanaat önderi olsa,
vakti zamanında söylediklerinin arkasında durma cesaretini gösterse ve bir takım memleket meselelerinin olumlu ya da olumsuz neticelenmesine faydası dokunsa daha iyi değil mi?
bu sayede en azından bir konuda beğensek de beğenmesek de ifade edebileceği bir fikri olduğu görür, ve buna saygı duyarız.

bu tutarsız ve kaypak halidir, bu gerçekleşen, aslında çok çok sevinmemiz ve gurur duymamız gereken olayı, kimsenin umarsamamasının sebebi.

peki şimdi bu saatten sonra ne yapacak? sayfalar süren doğa tasvirleri mi? ny times için istanbul şehir rehberi mi?

babalara dair hikayeler hep garip bir şekilde tutuluyor neden bilmem. oğlanlar hayatları boyu babalarıyla sürtüştükleri, kızlarsa onlara doğar doğmaz aşık olduklarından bu tip çalışmalara ilgi gösteriyor (olabilirler (diye düşünüyorum (ben))).
alın size "babam ve oğlum" filmi..
alın size benim vakti zamanında yazdığım bir yazı..
ulan lost taki karakterlerin bile çoğunun flashback i babalarıyla alakalı..

o halde ben de yazayım bir tane daha, babamla ilgili.
ama şimdi değil.



orhan pamukla alakalı yazılar:
orhan pamuk
orhan baba ve hatasız kul olma süreci

BİR DEMET TİYATRO

yeniden bir demet tiyatro, atv ekranlarında.. eh ilk bölüm itibariyle gördük ki yılmaz erdoğan ın kendini yok etme projesidir bu..
belki o şarlatan suratının tv de para etmeyeceği görülür bu sayede diye bir umut var içimde.

bugüne kadar vicuda getirdiği eserlerine baktığımda kendisini sinemasal yönden "ibrahim tatlıses ekolü"nün bir takipçisi sanırken, meğerse kendisi bir levent kırca klonuymuş.

koftiden sosyal içerik sihirbazı erdoğan, "superman bile küllerinden doğarken niçin bir demet tiyatro da hisseli harikalar kumpanyası gibi bir geri dönüş yaşamasın ki?" diye düşünmüş o duygulu içsesiyle..

ben de düşünüyorum şimdi, bir avuç dolar için be abi, değer miydi yani...

KINALI KUZULAR

ekmek teknesi nin kahve milletinin insanları nın askere alınmış versiyonudur sanırım.
çanakkale savaşları nda, mehmetçiğe yakın bir bakış..
e çok güzel olabilirdi yani.

şöyle bir baktım geçenlerde,
içeriği bilmem ama (bildik asker hikayeleri ve türklüğe övgü tadında quote larıyla filan, dinlemek ilginç olabiliyor.) görsel anlamda çok eksik..
mesela dönemin bildiğimiz tüm o imkansızlıklarına karşın pırıl pırıl, tertemiz, yepis yeni kostümler; henüz süpürülmüş gibi duran, ne tozdan ne de başka anti hijyenik şeyden eser taşımayan siperler falan...
ha bir de o bıyıklar. ah o bıyıklar...

bu adamları çekimlerden önce tozun toprağın içinde şöyle bi yuvarlasalar, takla attırsalar filan tam kıvama gelicekler ama.. olmamış yahu.